Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Belirsizlik Kültürü

Hangi başlık altında olacağına karar vermeden yazmaya başlıyorum. İçimde bir yerde barınan bu belirsizlik tabanlı siniri nereye yönlendireceğim bilmiyorum. Şu an aklımda sadece içten içe beni yiyen öfke ve emin olamadığım hareketlerim var. Tutunduğum her şeye son dumanı çekilmemiş izmaritlerle saldırılıyormuş gibi hissediyorum. Tepkilerimin muhattabını da bulamayınca kendimce köpürüyorum. Karakter olarak dünkü çocuk olmaya hiçbir zaman uyamadığım için de tüm bu yaşananlar bana kocaman bir sirk gibi geliyor.

Başlangıçta anlamı yok gibi görünen her hareket zamanla bir yere varıyor. Yaşım ilerledikçe bana yapılan hiçbir şeyin boşa yapılmadığını görüyorum. Belki de buna ben sebep oluyorum, bilmiyorum. Ama karşımda olanın her zaman üzerine gidiyorum, müspet ya da menfi her sorunu sonuca ulaştırmaya çalışıyorum ve bu yaşadığım hayat güreşinden kan ter içinde zevk alıyorum.

Ama bu güzel zevke kadir olan hayat gailesinin ardında, ne zaman oh desen yumuşak karnından darbe yiyorsun. Ve hayatta bir tek bu darbenin açısı değişmiyor. Hep aynı yerden vuruyor, hep aynı yerden deliyor karnını.

Beni bu gece karanlığından uzak tutan sınırlara sebep olarak bir tek sen vardın. Senin yokluğun sonrasındaki geceye teslimiyetimde ben zaten yalnız bir adamdım. Ömür verdiğim denizlerde tadını aldığım rüzgarların ardına kalan tatlı meltemlerin beni kesmeyeceğini pek tabi biliyordum. Ben de bu durumda benden bekleneni yaptım ve bunu sorun ettim.

İşte buradayız.

Esasında yazmaya çalıştığım bir şey vardı, ama başka bir niyetim de vardı. Gece vakti film izlerken acaba kalemim halen daha muntazam mı diye derde düştüm. Zaten aklımda kalan konular varken bu şekilde kafamı dağıtmak istedim. Altı sene öncesindeki gibi sesli sesli Mike WiLL Made-It dinleyerek yazıya girmeye çalıştım. Görüyorum ki, benim özelimde paslanmak işleyişten pek bir şey götürmüyormuş. Ne mutlu bana.

Maşallah.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.39 Yelkenli

Bazı şeyler sürekli olarak olacağına varıyor. Hani “her şeyin sonucu bellidir” düşüncesinde değilim. Ama bazı şeylerin sonucu, sen akıntıyla kürek çeksen bile akıntının aksine varabiliyor. Çünkü akıntı ne olursa olsun, hayat üç günlük rüzgarı arkasına aldığında insana gideceği yer için pek şans tanımıyor.

Öyle ki kaç gündür hiçbir şey yazmak istemiyorum. Elimden gelen her kelimeyi belli bir yere boşaltmak ve bu yığıntıyı orada yakmak istiyorum. İster istemez ısınması en doğru ateşin benim için o olacağını düşünüyorum.

Dediğim gibi hayat akıntımdan ziyade rüzgarıma güveniyorum bu sıralar.. Yakaladığım bu güzel rüzgarın beni götürdüğü yere kadar takipçisi olacağım sanırım. Çünkü yeni gelen bu fevri tavra alışmayı gerçekten çok istiyorum

Hissiyatımı anlatmak için neden akıntı ve rüzgar seçtiğimi az çok biliyorum.

Sabahtan beri gev gev laflıyoruz bizim çocuklarla. Bu laflama esnasında onlara kendi derdimi anlatırken, aslında hayatımın ve yaşadıklarımın çok uzağında bir noktaya gitmeye başladığımı fark ettim. Burada da aklıma bu yelkenlilerin süregelen akıntıdan ziyade kullandıkları rüzgarları düşündüm. Gerçekten bu özgürlüğün talibiyim.

Umarım kendimle birlikte bu rüzgarlara olan inancım beni mahçup etmez ve tadımlıklarıma doyacak seviyeye gelirim. Neyse, düşünmekten dolayı kronik yorgunluk başladı ama yine de mutluyum.

İyi geceler dilerim.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.38 Dört Yirmi

Anlatacak hiçbir şeyim yok o yüzden iyi saçmalamanın peşindeyim. Bu yazıyı yayınlandığı gün yazmıyorum, bunun itirafında bulunayım ilk olarak. Daha önce yazdığım ama 4:20’ye sabitlediğim bir yazı olacak bu. Kimi çevreler için önemli bir tarih bu, çok şükür o çevrelerdeniz.

Bu arada yayınlandığı gün olmasa bile yazdığım gün zihnen başka dalgaların akıntısına kapılıp bir yol almayı tercih ettim. Hayırlısı olsun hepimiz için.

Benim içtiklerim karaciğerden ziyade akciğerden kalbime ulaşabileceği bir yol izler. Bu yüzden alkol beni bozmadan önce masama uğrayıp eskileri anar ve öyle karaciğere yol alır. Bu halin hallisi olunca da haliyle biz de eskilerimize sahip çıkan bir tavra büründük. Mutlu muyuz, kesinlikle hayır ama mutsuz da değiliz yani. Nev-i şahsımıza münhasır bu halin engin savunucularıyız. Ta ki ölüm bizi bu dünyadan koparana dek.

Bunlar da kendi kendimize ettiğimiz düşünce skalası işte. Başka işimiz yok ya biz de buradan dert ediniyoruz kendimize.

Halledeceğiz.

Yani bu basit bir halledeceğizden ziyade elimden gelse de bu dertten muzdarip herkesin işini halletsem söylemi. Elimizden gözünü açmış meczuplara ait bir isyan başlatmak gelmediğinden biz de bunları deniyoruz kendimizce.

Neyse işte;

Daha da bulunmaz bu tarih diye, elimden sarhoşken gelen tek yazıyı fırlattım bu yana doğru. Pişman mıyım, asla. Herkes kadar ben de “bu tarihte bunu attım” demek istiyorum, o yüzden sorun yok.

Teşekkür ederim.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.37 Heyelan

Kazık çakmaya geldiğin toprakların erozyon ve heyelana kucak açıp, teslimiyet beslediğini düşün lütfen. Ya da düşünme vazgeçtim, insanın canını çok yakıyor. Sen dünyanın en eşsiz hikayesini yaşatmaya çalışıyorsun, aidiyet duyduğun toprakları esaretten başarıyla çıkarıyorsun. Sonra yanına baktığında esareti topraklarından çıkaramadığını görüyorsun, içinde yaşatıyor bu esareti. Değer görmüyor ve hayallerinle öteleniyorsun. Sonrasında; hak ettiğin değeri bile göremediğin günler ile birlikte senden giden her şeyin bahanelere sevk açtığı günlere bile özlem duyduğun yarınlara yelken açıyorsun istemeden. 

Yazık.

Hazır sarhoş olmuşken içimde düğümlenen cümleleri dilim vardığınca açmak istedim. Edip Akbayram gibi yarınlara göbekten bağlı yaşadığımın ben de farkındayım ama o yarınları çok özlüyorum, inanıyorum ulaşılacak. Canımdan hatta ömrümden vererek, emeğimi pazarlığa katarak çalışıyorum onlara. Öyle ki, bu denli sosyal hırs ve çalışma azmi fazilete kavuşmazsa adaleti sorgularım günü geldiğinde. 

Heveslerimi bir kenara bırakıp aslan gibi bir öykü kitabı yazacağım günün birinde. “Olsun” diyerek çıkaracağım ve öylesine yayınlanmış olacak. Ne dünyayı ne de beni değiştirecek. Ben yok yerimden bu kitabı çıkarabileceğime inanıyorum. Umarım hayat da bana bir omuz çıkar bu yolda.

Çok sarhoşum, çok fazla. Bir de aslanlar gibi canım sıkkın. Dedim ya kazık çakmaya geldiğim topraklar drama dolu erozyonlara kucak açtı. Çakmak niyetinde olduğum kazıklar da elime kaldı. Gördüğüm değeri sorguladım ve yine bana yarınlarım kaldı.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Tasmalı Tasmanya Canavarı

İnanılmaz derecede tatsızım, resmen tadım yok. Hani böyle kelimelerin açıklaması yerine ruh halini yansıtabildiğimiz bir sözlüğümüz olsa, “tatsız” kelimesi için şu anki beni örnek verirdik. Bezmiş bir omuz silkme hareketiyle “bir daha heveslenmem” diyorum hayata karşı. Ama ne derken inanıyorum ne de sonrasında bu sözlerime. Utanmadan, hem omzuma hem yarınlarıma yalan söylüyorum.

Aslında yazmak istediğim, içten içe kurduğum çok cümlem vardı. Bugün de dünyayı değiştirecektim teoride. Ama sinirim ve hayal kırıklıklarım bana fırsat vermiyor. Ya elimden gelmiyor ya da artık gücüm yetmiyor. Savaşmak yerine koyduğum hiçbir davranış da hayal kırıklıklarıma karşıt belirlediğim hırsımı nihayete erdirmiyor. Kendimi bu denli çıkmazlara sürükleyince de tekrar dönüşü olmuyor. Bu kadar hırs yapıp da sadece çalışarak savaşmak, ardından her manadaki desarjı kendimden öteye itmek bir gün ters teper mi diye korkmadan da edemiyorum. Şu anda hayattaki en büyük korkum; istediklerim olmadı diye delirip, ilk bulanın Tasmalı Tasmanya Canavarı olmak. Öyle ki, şuuru kalmamış ve kafası karışmış biri olmak benim kendime yakıştırabileceğim bir ruh hali değil.

Bunların hiçbirini ben seçmedim. İmkan dahilinde tercihlerde bulundum ve konu buraya geldi. Bugün bıçağının sapı bile keskin olan bir sinir küpü olarak yazıyorum; 

Sinir sistemimin deformasyonu yeniden çekilmez bir hale gelene kadar savaşırım. Sonrasında da yeniden ya birine ya bir şeye düşkün olurum. Sonuçta ben de, herkes gibi metilfenidatla ödüllendirildiğimde orta okula gidiyordum. Kafası durmuş bir insanın yaşayacağı şeylere olan tanışıklığım küçüklüğüme dayanıyor. Yıllar boyu şekiller, isimler ve tripler bol bol değişti. İki sene önce de hayatımın kararını verip takıntılarımı koydum hepsinin yerine. Gerçekten iyi sonuçlar aldım ama bugün geldi ve neye dokunsam elimde kaldı. Periyodik olarak madik attı hayat bana. Dediğim gibi delirene kadar yine savaşırım ama düşkünlüğüm baş gösterdiğinde kendimi ikinci bir defa affedebilir miyim bilmiyorum. Belki de ilk gün de affetmemeliydim.

Kafam gerçekten karışık. Yazının başında dediğim gibi, inanılmaz derecede tatsızım, resmen tadım yok. Bölük börçük kelimelerden cümle, bu temelsiz cümlelerden de bir yazı yazmaya çalışıyorum. Yazmasam da olur ama sabahları yazmadığım için çok pişman oluyorum. Ama akşamları da kendime kaldığımda böyle dalgın ve dağınık oluyorum. Beynimin durduğu anlarda olur olmadık kalemlerden medet umup aslında benimsemediğim cümleleri yutuyorum. Bir gün cidden delirip cümle cümle bana ait olmasa bile hissiyatını doruklara çıkardığım cümleleri yazacağım buraya. 

Gerçekten eforum, gururum ve ben çok üzgünüz.

Sağolun.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Nehirler

Binlerce defa yazı yazmaya niyetlendim şu süre zarfında. Onlarca değişik ruh hali ve yüzlerce farklı fikirle klavye başına geçtim ve hiçbir şey olmadı. Ben bu denli bir şeyler karalama hevesindeyken elimden bir şey gelmemesi bana garip hissettirdi. Aciziyet mi duysam diye düşünürken teslimiyet daha mantıklı geldi. Çünkü bu yaşanmışlık bana tanıdık geldi.

Her ne oluyorsa, o anda olması gerektiği için oluyordu artık bana göre. Çünkü ben bir şeylerin karşısında ne kadar durmaya çalışırsam, o şeyler o oranda daha da kırıcı olarak karşıma geliyordu genelde.

Ben de yazının altından kalkamadığımda anladım ki, konunun benimle bir ilgilisi yoktu. Aslında yazabilirdim, ama o anda elimden gelen yazmamak ise yazmak beni daha çok üzerdi. Bunu öğrendim bu süre zarfında. Çünkü günün sonunda ben emeğim ve gururumun ne yazık ki kulu olmuştum. Bu ikisine dokunan şey beni olduğumdan çok daha uzak bir noktaya taşıyordu.

Ben bir şeyin karşısında dururken emeğime laf geldiğinde ve motivasyonum günden güne elimden alındığında yaşadıklarımdan dolayı yazı yazmamak daha sağlıklı görünüyordu şahsen. Gururumu incitmek yerine nehirlerin akışına karşı gelmemeyi öğrendim.

Benim geceyi aydınlatmam vakti sabah yapmıyordu.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Pim

Bin yıldır klavyeden yazı yazmıyordum, sanki bin yılın sonunda bisiklete biniyormuş hissiyatındayım. Her türlü hatamın mazur görülmesi talebiyle kısa yazma niyetinde olduğum yazıma başlıyorum.

Aslında anlatacaklarım olmasına rağmen aylar belki de yıllar önce dilimden dökülmüş bir kelime sebebiyle on gündür yazı yazmaya imtina ediyordum. Halen daha bu kararıma saygı duymakla birlikte konu özelinden kaçarak bunun üstesinden gelebileceğimi düşünüyorum. Yine de nereden kaçıp, nereden başlayacağımı bilmiyorum kısa da olsa bir şeyler karalamak istiyorum.

Bunu isterken fark ettim ki ben aslında kendi hayatımın en özel çocuğuydum. Yaşadıklarım beni, tercihini benim yapmadığım bir yere itti. Ve rölanti sevdasına düşüp çevreme bir imkan sağladığım ilk anda para için kendimi sattım. Sonrasında bu rölanti içinde bir düzen kurup, kendime en iyi gelen şey için de bir efor sarf ettim. Ancak bir müddet sonra o da istemeden elimde dağıldı ve bu beni çok içten yaraladı. Sonra geçen bu günlerin ardından “ben bu boktanlıktan kurtulamam” derken, mutlak öngörüm bana henüz gençliğimin bitmediğini hatırlattı. Bunun sonrasında içimde beliren tanımadığım bir duyguya tutunmak bana hayata karşı güvende hissettirdi. Adını koyamadığım, düzenime sadakatim yüzünden de aşina olmadığım bu duygunun şu an için üzerime ağır bir yaptırımı yok ancak içten içe manasız bile olsa yazı yazmak istiyorum.

Belki klavyemi kelimelerimle barıştırdığım an betimleme konusunda daha bonkör olabilirim ama antrenmansız oluşumu her yerimde hissediyorum. Sadece başlangıç olsun istediğim için bu saatte bu yersiz alkol etkisiyle bir yazı yazdım. Ama kendime sözüm olsun, ne hayal edersem artık daha iyisi olacak.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.36 Duble Kaymaklı Ayva Tatlısı

Ayvadan nefret ederim. Ancak ayva tatlısına karşı bir o kadar zafiyetim var, kendilerine ölüyorum şahsen. Duble kaymaklı ve bol şekerli bir ayva tatlısının yanında doğru harmanlanmış çay ile kendi yenilmezliğimi ilan edebilirim. O engellenemez kızıl renk ile birleşen manda kaymağına ben dahil kim hayır diyebilir ki. Çay ile birlikte ağıza gelen sıcak ve soğuk karışımının ardından midemde hissettiğim doğru tokluk hissi ile kendimi fenafillahın doruklarına ait hissediyorum.

Aşk da böyle benim için.

Özünde ayva tatlısından veya Mihriban türküsünden çok da farklı değil. Nefretim olacakların sebebine nefes aldığım, inanması güç anlarıma ait hislerimin topluluğu benim için aşk. Yapmam dediğim her şeye bir şekilde olur dediğim, mutlu oldukça aciziyet hissettiğim bir duygu. Binler yıldır anlatma derdiyle şekilden şekle girdiğim, kendimi paraladığım yegâne sınavım sanırım.

Küçük gün ışığımın huysuzca gözümün en içine baktığı, seviyorum derken yaraladığı anlatılmaz bir grogi pozisyonu. Sadece bana karaymış gibi hissettiğim günlerde yüzümü güldüren, “ahanda vurdum turnayı” diye zıpladığım günlerde sebepsiz düşüren bir lanet belki de.

Her daim betimleyesim var bu durumu böyle.

Öyle ki; her iki dublenin sonunda altında imzam bulunan ak suratlı al yanaklı aşkımın son muhattabına giden mektupları kaleme alasım geliyor. Her gece nefsimin nefesimin önüne geçmesini istiyorum, çünkü aksine doyamıyorum.

Oluyor öyle.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Cuma Sabahı Rüyası

Sabah çok güzel bir rüya ile uyandım. Rüyamda çok heyecanlı ve hevesliydim. Hatta kalktığım ilk dakikalarda da bu hevesin etkisinde kalıp gerçekliğimi karıştırdım. Üç, dört dakika sonra kafam yerine geldi ve tatlı bir tebessümle işe hazırlanmaya başladım. Aynı şekilde bunun etkisiyle zemherinin düşkünü gibi beyaz giydim Ekim sonunda (!) Ama bu denli heves ve heyecan unuttuğum hislerimdenmiş, yıllar sonra yediğim çikolata gibi geldi sabah sabah. Uyanalı belki üç saat oldu ama hala etkisindeyim.

Düşününce az çok hatırlıyorum ne gördüğümü ama kendime bile anlatıp -varsa- gerçek olma ihtimalini düşürmek istemiyorum. Bu yüzden bu güzel rüyamı bilinçaltıma gömdüm ve günümü -bitene kadar- bu rüyanın etkisine bıraktım.

Bir ay önce olsa rüya veya hislere olan tepkimi bu seviyeye çıkarmazdım. Ama birkaç zaman önce biri ile görüştüm ve demotivasyonumu anlattım. Bana sanki dünyanın en basit önermesiymiş gibi bir cümle kurdu. İlk başta o tavrı sebebiyle hı hı dedim, onaylayıp geçtim. Sonrasında kafama dank etti ima ettiği şey, cümleyi bire bir akraramasam da “Hislerinden korkma ve onların seni etkilemesinden kaçma” dedi. Ben de ilk başta dediğim gibi hı hı dedim ve devam ettim. Sonradan anladım bunu bana özel olarak söylediğini.

Robot gibiyim çok uzun süre önceden beri, hayatıma ait iletişimim “Bana karşı bir hata mı yaptın, sebebini anlat çözeriz; seni üzdüm mü, dur anlatayım da anlaşalım; çok mu stresli günler geçiriyoruz, hadi gidip biraz alkol alıp konuşalım açılalım” şeklinde. Ben çok uzun bir süredir insanlarla iletişim kurmaktan hislerime çok uzak yaşıyorum. Kimseye çıkıp da “sen beni hayalkırıklığına uğrattın” diyemiyorum ve 2 saat bile yaşadığım hissiyata bırakamıyorum kendimi. Hemen iletişim kuruyoruz ve pazarlık yapıyoruz, ardından bir ortayol bulup sorunu çözüyoruz ve hayata koşmaya devam ediyoruz. Buna aslında gerek yok.

Ben bugün gördüğüm bir rüya yüzünden inanılmaz heyecanlı uyandım. Ve bu saate kadar da “Neyse tamam, işe gidiyorum şimdi” diyip de hislerime ket vurmadım. Bu yaklaşık iki haftadır denediğim hissî merkezciliğimin şu zaman için son örneği ve bu durum bana bir şekilde huzur veriyor.

Allah daim etsin.

Amin.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Safsata

Bir yalnızlık üstüme çöküyor, zamansız.

Çoğu zaman kaçamadan.

Gökteki yıldız gibi sen, nasıl imkansız.

Sön o zaman, düş o zaman.

Yazarına; rabbim ömrü boyu şifa versin, hastalıktan çok çekti adam vesselam. Ama “serfoş” temasını “öcü” gibi göstermeyen öncü biriydi, sağolsun.

Bedenden yukarı doğru süzüleceğim anlara hevesle kendimi çok ötelediğimi farkettim. Genel olarak kafam kırılmadan yazmak istemiyorum. Aksi takdirde de zorlanıyorum. Bu sebeple bir heves başladığım zamanlarda araya böyle yadsınamayan boşluklar giriyor. Tribimi dış bükey vaziyette çok yaşayamadığım için de yazılarıma karşı içeriden bir yerden ilgisiz gibi görünüyorum.

Ama durumumuz şu ki ben yine zoraki yazıyorum. Hani öyle seviye atlamış, yüksek perdesine hakim bir sanatçı pozisyonunda değilim. Aslında öyle olmayı da çok isterdim, Ne yazık ki durumum bu.

[Hıdır ve budur temalı bir atasözü gelsin buraya]

İyi geceler