Hangi başlık altında olacağına karar vermeden yazmaya başlıyorum. İçimde bir yerde barınan bu belirsizlik tabanlı siniri nereye yönlendireceğim bilmiyorum. Şu an aklımda sadece içten içe beni yiyen öfke ve emin olamadığım hareketlerim var. Tutunduğum her şeye son dumanı çekilmemiş izmaritlerle saldırılıyormuş gibi hissediyorum. Tepkilerimin muhattabını da bulamayınca kendimce köpürüyorum. Karakter olarak dünkü çocuk olmaya hiçbir zaman uyamadığım için de tüm bu yaşananlar bana kocaman bir sirk gibi geliyor.
Başlangıçta anlamı yok gibi görünen her hareket zamanla bir yere varıyor. Yaşım ilerledikçe bana yapılan hiçbir şeyin boşa yapılmadığını görüyorum. Belki de buna ben sebep oluyorum, bilmiyorum. Ama karşımda olanın her zaman üzerine gidiyorum, müspet ya da menfi her sorunu sonuca ulaştırmaya çalışıyorum ve bu yaşadığım hayat güreşinden kan ter içinde zevk alıyorum.
Ama bu güzel zevke kadir olan hayat gailesinin ardında, ne zaman oh desen yumuşak karnından darbe yiyorsun. Ve hayatta bir tek bu darbenin açısı değişmiyor. Hep aynı yerden vuruyor, hep aynı yerden deliyor karnını.
Beni bu gece karanlığından uzak tutan sınırlara sebep olarak bir tek sen vardın. Senin yokluğun sonrasındaki geceye teslimiyetimde ben zaten yalnız bir adamdım. Ömür verdiğim denizlerde tadını aldığım rüzgarların ardına kalan tatlı meltemlerin beni kesmeyeceğini pek tabi biliyordum. Ben de bu durumda benden bekleneni yaptım ve bunu sorun ettim.
İşte buradayız.
Esasında yazmaya çalıştığım bir şey vardı, ama başka bir niyetim de vardı. Gece vakti film izlerken acaba kalemim halen daha muntazam mı diye derde düştüm. Zaten aklımda kalan konular varken bu şekilde kafamı dağıtmak istedim. Altı sene öncesindeki gibi sesli sesli Mike WiLL Made-It dinleyerek yazıya girmeye çalıştım. Görüyorum ki, benim özelimde paslanmak işleyişten pek bir şey götürmüyormuş. Ne mutlu bana.
Maşallah.