Eğlencesine Yakılan Ağıt

Masa lambasının tozlu ışığı altında bir bardak süte odaklanmış biçimde buldu kendini. Babasının ona “ışığım” derken kurduğu hayalleri geldi aklına. Hayattayken anlatmayı en sevdiği hikayesiydi. Sonra sütten kafasını çevirdi ve aynaya baktı. Bu isimden dolayı kendine yakıştırdığı “sönmek” eylemini düşündü. Gerçekten söndürüldüğüne inanıyordu.

Artık güçlü olmak istemediğini fark etti. Kendince bu ışığın sönmüş olmasının rahatsız edici bir yanı yoktu artık. Ama ne olursa olsun babasından çok utanıyordu ve bunu engellemenin bir yolunu bulamıyordu.

Bir bardak sütün sonunda kendine dürüst olamadığını ve özlemine mektup yazmasının bu dürüstlüğü sağlamaktaki en kolay yol olacağını düşündü. Yenilgi ayıp değildi ama bunu karakter haline getirmek de babasının kabul edeceği bir şey değildi.

Bir hevesle boş süt bardağı yerine kalem ve kağıda verdi odağını. İster istemez gülümsedi, yazmak hiçbir zaman zor bir eylem olmamıştı.

Şimdi sen gideceksin, gideceksin ve seni hiç sevmemişlerin eğlencesine konu olacaksın belki de. Ve bunu, sırf bana karşı adını koyamadığın bir tükenmişliğe sebep yapacaksın.

Benden başka birine dokunacaksın. Eminim ilk etapta içine sinmeyecek.

Sen içten içe tedirgin olurken, o da beni içten içe senden koparacak.

Belki benim dinlediğim gibi dinlemeyecek seni o anlarda, nazik olmayacak. Ve sen de bana kızdığın gibi kızamayacaksın ona. Her şey yapılması gerektiği gibi yapılacak ve bana ayırdığın her şey onun olacak en iyi ihtimalle bu yaşananlardan sonra.

Ben ise hangimize kızmam gerektiğini bilemeyeceğim. İnsanların da bana hak vermesini istemeyeceğim en nihayetinde. Canımdan giden can yetmeyecek, kader bu ya o gecenizin sızısını yüreğimde hissedeceğim.

Üzüleceğim bunu çok iyi biliyorum, daha da üzüleceğim. Ve seni bu kadar sevmeme rağmen asla affetmeyeceğim.

Sonra durdu, içi soğumuyordu.

Bu kadarla bitirmemeliyim diye düşündü. Daha fazla nefret etmeli ve olayı kendi için daha da çirkinleştirmeliydi kendince. Ama mektubun muhattabına hala kıyamadığını fark etti. Üzülemedi bile bu hissine.

Hayatında ilk kez bir kadının isteği olduğunu hissetmişti onunla. Ve bu maskülen tavrın depoladığı nefret bulutlarını şevkatiyle dağıtmaya çalışıyordu çaresizce.

Masa lambasının tozlu ışığı altındaki boş bardağa baktı ve yaşadığı arada kalmayı düşündü.

Şevkatine şükretti.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.38 Dört Yirmi

Anlatacak hiçbir şeyim yok o yüzden iyi saçmalamanın peşindeyim. Bu yazıyı yayınlandığı gün yazmıyorum, bunun itirafında bulunayım ilk olarak. Daha önce yazdığım ama 4:20’ye sabitlediğim bir yazı olacak bu. Kimi çevreler için önemli bir tarih bu, çok şükür o çevrelerdeniz.

Bu arada yayınlandığı gün olmasa bile yazdığım gün zihnen başka dalgaların akıntısına kapılıp bir yol almayı tercih ettim. Hayırlısı olsun hepimiz için.

Benim içtiklerim karaciğerden ziyade akciğerden kalbime ulaşabileceği bir yol izler. Bu yüzden alkol beni bozmadan önce masama uğrayıp eskileri anar ve öyle karaciğere yol alır. Bu halin hallisi olunca da haliyle biz de eskilerimize sahip çıkan bir tavra büründük. Mutlu muyuz, kesinlikle hayır ama mutsuz da değiliz yani. Nev-i şahsımıza münhasır bu halin engin savunucularıyız. Ta ki ölüm bizi bu dünyadan koparana dek.

Bunlar da kendi kendimize ettiğimiz düşünce skalası işte. Başka işimiz yok ya biz de buradan dert ediniyoruz kendimize.

Halledeceğiz.

Yani bu basit bir halledeceğizden ziyade elimden gelse de bu dertten muzdarip herkesin işini halletsem söylemi. Elimizden gözünü açmış meczuplara ait bir isyan başlatmak gelmediğinden biz de bunları deniyoruz kendimizce.

Neyse işte;

Daha da bulunmaz bu tarih diye, elimden sarhoşken gelen tek yazıyı fırlattım bu yana doğru. Pişman mıyım, asla. Herkes kadar ben de “bu tarihte bunu attım” demek istiyorum, o yüzden sorun yok.

Teşekkür ederim.

Rüyamda Asmalı’yı görüyorum ve bu beni çok mutlu ediyor.

20 Nisan 2020

Spotify RITM Listesi

Merhaba;

Yalnızca başlangıç olarak değil, gerçek manada da merhaba herkese. Yeni blogum herkes ile birlikte özellikle benim için de hayırlısını nasip etsin. Bu çok uzun süredir yapmak istediğim bir şeydi. Biraz daha detay katabileceğim bir mecra arıyordum ve bütün yazılarımı orijinal tarihleriyle içe aktarabilme imkanımın da bulunması bu işi bağlayan son nokta oldu. Eğer yapabildiysem, paylaşımların hepsi sorunsuzca daha önceki gibi her yere postalanacak, bu şekilde hiçbir yer ölmemiş olacak.

Umuyorum her şey gibi o da hallolacak.

Bana dönersek, her şey şu an için yerli yerinde. Biraz bıkkınlıkla birlikte bir şeyler yapma hevesim halen daha devam ediyor. Evde oturup yazmadığım şu dönemde de blogu taşıma ve hazırlama işleriyle birlikte öykü yazmakla uğraşıyordum. Gerçekten inatla kötü de olsa öykü yazıyorum. Hatta yazdığım günü ve tarzını iyi hatırladığım bazı eski yazılarımı da öyküye çevirmeye çalışıyorum, böyle de bir hilem söz konusu.

Öykü yazmaya baş koymuşken havaların bu denli güzel olması ile birlikte, sağolsun akıllı telefonların da geçmiş yıllardaki fotoğraflarımı ve gezdiğim yerleri benimle gün gün paylaşması çokça yardımcı oluyor. Öyle ki bu sıcak havalarda güneş altındaki bahar meltemine ne denli yürekten bağımlı olduğum herkesin malumu. Bu şartların oluştuğu günlerin birinde Kumbaracı Yokuşu numara yetmiş dokuzdan çıkıp Asmalı’ya doğru el ele yürüyesi geliyor insanın. Muhteşem ceketlerim var bu havalarda giymelik ama ben yalnızca birini giymeyi tercih ediyorum, bana daha bir tamamlanmış hissettiriyor kendimi. O ceketle Kumbaracı’dan kopup İstiklal’de kimseye dokunmamak ve Asmalı’nın gölgesine teslim olmanın hayalini kuruyorum.

Asmalı’da üçüncü binanın soluna girmek veya ilk soldan dönmek arasında kalıyorum. İkisi de olmazsa yolun sonu ile birlikte Meşrutiyet Caddesi zaten ev bize, sığınmak isteyip de açıkta kaldığım hiç olmadı çok şükür. Hepsinin ardından başımı bir yere sokup, aklıma gelen bazı haramları sicilime işlemek istiyorum, daha önce yapmadığımdan değil.

Bütün bunların maksimum akşam altıya kadar bitmiş olması gerekiyor, geceye her zamanki gibi ayrı planlarım var.

Rüyamda Asmalı’yı görüyorum ve bu beni çok mutlu ediyor. Karantinanın sonunu iple çekmemin yegane sebebi sokak alışkanlıklarımı devam ettirebilmek. Kucağım komple boş ama orada olmayı çok özledim.

Belli bir dönemden beri kendimce güçlü olmayı kendime alışkanlık etmiş biriydim. Bu yaşananların sonrasında artık daha da güçlü biri olabileceğimi hissediyorum. Bu “güçlü” sıfatı için her anlamda çok çalışıyorum. Kötü günlerimin ardından Seda Erciyes gibi umarsızca “beni arama” diyebilmeme gerçekten az kaldı. O raddeden sonra başka bir achievement açılacak ve bambaşka biri olacağım haliyle, az kaldı.

Tekrardan bu yeni blogun herkese mutlu günler getirmesini diliyorum.

Kemal 🙂

Sürekli;

Olarak bir şeyler yapmaya çalışmak beni biraz zorluyor.

Elimden geldiğince kitap okuyorum, sanırım puzzle konusunda yeterli başarıyı sağlayamayacağım. Kitap harici oyunlara da gayet ilgi gösterebiliyorum ve bolca müzik dinliyorum. İlginç olmakla birlikte kendimce öyküler yazıyorum, hem de aslanlar gibi hissediyorum bu konuda. Ama bu süreçteki en tutarlı başarım aksatmadan spor yapmak oldu. Hani sorsan dünyamı değiştirmedi ama varlığı bile yeter, mutluyum.

Elimden gelirse yakın bir vakitte Sunderland ‘Til I Die hakkında yazı yazmak istiyorum. Diziyi izlerken Sunderland yokluğunun içinde kendimi buldum.

Son olarak söz aramızda,

Keşke tüm bu eforu gönlümü gün edene harcayacağım günler gelse. Çünkü Aspova bekar adamın ciğerine dokunuyor.

Basit GoyGoy Günlükleri: 34. Gün / pandemi.5

Yazacak bir şey gerçekten bulamıyorum. Hani kendimce yazıya sığınıp kafamı dağıtmak istiyorum ama gerçekten yazacak hiçbir şey bulamıyorum. Sabah yedi sekiz gibi anca uyuyup akşam üzeri ancak uyanabiliyorum. Çarşamba ve Perşembe günleri işe gitmek hayatımdaki yegane hareket şu anda. 

Evde olmak beni içten içe tüketmeye devam ediyor. SÜrekli olarak gergin ve sinirlenmeye açık kapı bırakmış bir haldeyim. Odaklanmakta problemler yaşıyorum. Yine de Fahrenheit 451′i aslanlar gibi bitirmiş bulunmaktayım. Ardına bir çizgi roman koymak yerine bir öykü kitabı yerleştirdim. Çünkü öykü yazmayı gerçekten merak ediyorum. Yazdıklarım içime sinene kadar kısa kısa öyküler okumaya devam edeceğim sanırım.

Kitap okumak haricinde sürekli olarak oyun oynuyorum. Sabaha kadar vasfım yokmuş gibi oyun oynayıp yatağa yattığımda da bazı yayıncıları izleyerek uyumaya çalışıyorum. Uyumakta ve uyanmakta birkaç gündür ciddi zorluklar yaşıyorum. Sanırım bu zorlukları yaşamak ve odaklanamama hali bir tek yaptığım puzzle için kötü oldu. Çünkü spor yapmaya da ara vermeksizin devam ediyorum ama puzzle beni inanılmaz sıktığı için başına oturamıyorum. Umarım bir hevesle bitirebilirim de uzun bir süre daha puzzle ile uğraşmak zorunda kalmam.

Bunların yanında da Edward Hopper’a sardım son zamanlarımda. Gece Kuşları her zaman için en sevdiğim tabloydu ama sanatın bu dalına çok fazla merakım olmadığından, tabloyu kimin yaptığına bile bakma gereği duymamıştım. Evde herkes yattıktan sonra, atanamamış entelektüeller gibi elimde kahvemle Edward Hopper tablolarını inceliyorum internet üzerinden. Garip bir biçimde bazı manzaralarının içinde hissediyorum kendimi. En savdiklerim Nighthawks ile birlikte Early Sunday Morning ve Gas. Neden bir benzin istasyonu beni bu kadar etkiledi bilmiyorum ama bu merakım olmasaydı bunu hissedemeyecek olmak beni çok üzerdi. Resme baktıkça gidemediğim uzun yolları özler oldum. Bilmediğim mezraların uzaktan uzaktan müptelasıyım artık. Bu mezralar beni yalnızlığımda huzurlu hissettiriyor sanırım. Yani birine ulaşma hevesim olsa, tabloya baktığımda uzun yollar yerine onu özlerdim diye düşünüyorum. Ama artık uzun yolları özlüyorum ve boş yollar yerine bu mezralara gitmeye karar verdim. Bu mezra kelimesini de lise coğrafya dersi haricinde, geçen senelerde Eurotruck oynarken geçtiğim yol yerleşkelerinin güzelliğini birilerine anlatırken hatırlamıştım. Kullanması iyi hissettiren kelimelerden, kullanınca kendimi yürüyen Anadolu İrfanı gibi hissediyorum(!)

Kapatmadan bunu da bu günlerime not almış olayım, karantina günlerimde Souad Massi dinliyorum. Onu dinlemeyi gerçekten çok seviyorum.

İyi geceler dilerim.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.37 Heyelan

Kazık çakmaya geldiğin toprakların erozyon ve heyelana kucak açıp, teslimiyet beslediğini düşün lütfen. Ya da düşünme vazgeçtim, insanın canını çok yakıyor. Sen dünyanın en eşsiz hikayesini yaşatmaya çalışıyorsun, aidiyet duyduğun toprakları esaretten başarıyla çıkarıyorsun. Sonra yanına baktığında esareti topraklarından çıkaramadığını görüyorsun, içinde yaşatıyor bu esareti. Değer görmüyor ve hayallerinle öteleniyorsun. Sonrasında; hak ettiğin değeri bile göremediğin günler ile birlikte senden giden her şeyin bahanelere sevk açtığı günlere bile özlem duyduğun yarınlara yelken açıyorsun istemeden. 

Yazık.

Hazır sarhoş olmuşken içimde düğümlenen cümleleri dilim vardığınca açmak istedim. Edip Akbayram gibi yarınlara göbekten bağlı yaşadığımın ben de farkındayım ama o yarınları çok özlüyorum, inanıyorum ulaşılacak. Canımdan hatta ömrümden vererek, emeğimi pazarlığa katarak çalışıyorum onlara. Öyle ki, bu denli sosyal hırs ve çalışma azmi fazilete kavuşmazsa adaleti sorgularım günü geldiğinde. 

Heveslerimi bir kenara bırakıp aslan gibi bir öykü kitabı yazacağım günün birinde. “Olsun” diyerek çıkaracağım ve öylesine yayınlanmış olacak. Ne dünyayı ne de beni değiştirecek. Ben yok yerimden bu kitabı çıkarabileceğime inanıyorum. Umarım hayat da bana bir omuz çıkar bu yolda.

Çok sarhoşum, çok fazla. Bir de aslanlar gibi canım sıkkın. Dedim ya kazık çakmaya geldiğim topraklar drama dolu erozyonlara kucak açtı. Çakmak niyetinde olduğum kazıklar da elime kaldı. Gördüğüm değeri sorguladım ve yine bana yarınlarım kaldı.

Keyfim gerçekten yerinde, dün doğum günümdü.

1 Nisan 2020

Mustafa Sandal – Gölgede Aynı Albümü

Merhaba;

Keyfim gerçekten yerinde, dün doğum günümdü. Gece yarısından güne girerken esasında ağlamak üzereydim. Sebebi yalnızca doğum günümü çok önemsemem ve bunun için inanılmaz fazla plan yapmış olmamdı. Sevgiyi, sevmeyi ve paylaşmayı çok seviyorum. Doğum günleri de benim için bunu ulaşılabilir hale getiren en doğal etken. Kutlayan herkes bir şekilde benimle konuşmayı tercih etmiş kişiler oluyor, bu kişilerin büyük çoğunluğu da aslında benim sevdiğim kişiler olduğu için özel bir durum haline geliyor. Hatta öyle ki, gün boyunca sadece sevdiklerinizle konuşuyorsunuz veya vakit geçiriyorsunuz ama bunu yaparken hiçbir şekilde bir sebep arayışında değilsiniz çünkü doğum gününüz. Ben bu hali gerçekten çok seviyorum. Velhasıl kelam hal karantina hali olunca da gerçekten ağlamak üzere girdim doğum günüme. Ama ilk dakikasından itibaren değil günümü kurtarmak, benim için unutulmaz bir doğum günü olmaya yol aldı. İnsanlar da evde oldukları için, genelde kutlu olsun diye geçiştirecek herkesle uzun uzun konuşmak durumunda kaldık. Yıllar sonra arayan arkadaşlarım, ailem, yakın arkadaşlarımın hepsiyle dışarıya çıksam kuramayacağım kadar ilişki kurdum. Lise arkadaşlarımla konuştum, yurt dışından iletişim halinde olduğum insanlarla uzun uzun yazışma hatta bazılarıyla görüntülü konuşma fırsatı buldum, gerçekten muhteşeme çok yakın bir gündü. Aynı zamanda evden çıkmadan da dünyanın en güzel pastasını yapabilecek pastacı bir kız kardeşe sahip olduğum için de aslanlar gibi üfledim pastamı. Hatta öyle ki, yıllar sonra alkol almadan kutladığım ilk doğum günümdü. Teoride her şeyin mükemmele çok yakın olması beni çok mutlu etti, evde olmak da güzeldi.

Mecburen evde olmak, normal hallerde benim gerçekten kaldırabileceğim bir yük değildi. Duvarların ciddi manada üzerime doğru aheste aheste yürüdüğü anlar da oldu. Ama yine de bunların hepsinin üzerinden gerçekten çok güçlü bir şekilde geliyorum. Bunu bu kadar kolay yapmamdaki en büyük etken net bir biçimde Barış. Barış’ı burada anlattım mı bilmiyorum ama o yıllardır aynı odada yaşadığım aslan kardeşim. İşte sebebi olduğu rahatlığın nedeni de yirmi günlük ev hayatında düzenli olarak her gün yaptığımız spor programının on sekizinci gününde olmamız. Spordan yorulmak ve yarın daha fazla yorulmamak için gece minimumda alkol kullanmak ile birlikte bütün kötü alışkanlıklardan steril kalmak beni mental olarak inanılmaz dinginleştirdi ve fiziken dinlendirdi. Sükunet gerçekten gülüşümü güzelleştirdi.

Ev içindeki bu kadar huzurun yanın da bir de ömür törpülerim var. Karantina ile birlikte başladığım puzzle, Fahrenheit 451, Assasin’s Creed oyunları var. İlgi budalası gibi bir anda hepsine saldırınca inanılmaz derecede yoruldum ve çok başarılı bir periyot takip edemedim. Puzzle gerçekten çok zor ve bitmiyor, ömrümden taksit taksit götürmeye başladı. Bin beş yüz parça olduğu için aslında her gün çokça parçayı doğru yerleştirsem bile totalde yaptıklarım devede kulak kalıyor. Yine de geçen vermiş olduğum yüzde atmışlık oran, sanırım atmış beş civarına gelmiştir şu an. Kitap için de hayatımda üçüncü defa Fahrenheit 451′e başladım. Hiçbir kitaba hatta kimseye bu kitaba verdiğim fırsatı vermedim. Sanırım benim için yazılmış bir kitap değildi bu. Çünkü hiçbir şekilde zevkle okuyamadım. Çok şükür ki bu sefer bitirme şerefine neredeyse nail olmuş durumdayım. Kitabı bitirip yarın akşama doğru bir daha görmemek üzere hayatımdan çıkaracağımı düşünüyorum hayırlısıyla. Bu yıpranma sonrasında da sıradaki kitaplar öncesinde sanırım bir seri Martin Mystere bitireceğim. Kitaplarla aramı düzeltmemin tek yolu sanırım bu olacak, buna inanıyorum. Oyunlar açısından o kadar kötü durumda değilim, sanırım en iyi durumda olduğum konu. Assasin’s Creed 2′nin ardından Brotherhood da neredeyse bitmek üzere, sonrası için Revelations’u da ne olur ne olmaz diyerek satın aldım ve yükledim, biter bitmez de buna başlayacağım ve devam edeceğim. Bu boşluk bana oyun konusunda inanılmaz iyi geldi.

Bu kadar anlattıktan sonra riyakarlık yapıyor ve kendi adıma bombayı patlatıyorum. Bu kadar keyifli yazı yazmamın en büyük nedeni, yarın işe başlayacağım. Belirlenen programın üzerine sanırım iki üç hafta kadar haftada iki gün öğle ve akşam arası işte olacağım. Çalışmayı seviyorum ve mecburen eve bu kadar tıkılı kaldığım için bu haberi inanılmaz pozitif karşıladım. Yarın takım elbise giyeceğim için bile heyecanlıyım. Gerçekten Allah kimsenin tadını ve huzurunu kaçırmasın. Normalde net bir biçimde aksini, tatilde olmayı isteyeceğim durumda koşa koşa işe gitmek istiyorum. Tabi ki durumun vahametinin ben de farkındayım. Riski azaltmak için elimden gelen her şeyi yapacağım, çalıştığım yer için de herkesin elinden geldiğince bunu sağlamaya çalıştığını biliyorum. Ama yine de mutluyum. Hatta işe gideceğim için tıraş oldum. Normalde sakallı olmayı hiç sevmezdim ama bu yirmi günlük süreçte sakallarımı kesmemiştim. Hayatımda ilk defa sakallarımla ilgili öncesi-sonrası yapma şansını yakaladım. Büyük çoğunluktaki insanlar sakallı dese de kesinlikle aynı fikirde değilim, on yaş gençleştim yine tıraş sonrası. Koy liseye kesinlikle sırıtmam. Sima olarak değişmiyor olmak ve genç yüzlü kalmak beni çok mutlu ediyor, umarım hep böyle devam eder.

Galiba bu yazı burada yazdığım en uzun yazı olabilir. Yine de kapatmadan; bu albümü inanılmaz fazla seviyorum. Albümü şarkı sırasıyla dinlemek, şarkılarının yerlerini ezbere bilmek ve çocukluğuma ait anlar bulmak çok özel hissettiriyor. Kalmadı, Gidenlerden, Jest Oldu ve özellikle Bir Anda bu albümdeki net favorilerim olabilir. Bir albüm için çok fazla sayıda iyi şarkıyı içinde barındırıyor. 

Öyle işte, sanırım bir şeyler atıştırıp uyuyacağım. Şu an saat dörde on var ve her gece bu saatlerde benim karnım acıkıyor.

İyi geceler dilerim,

Kemal 🙂

Basit GoyGoy Günlükleri: 33. Gün / pandemi.4

Her akşam viski içiyorum. Kendimi atanamamış Joe Cocker veya Beyazıt Öztürk’ün Adnan Tiplemesi gibi hissediyorum. Evde daralıyorum, resmen dış güçlerce sokakta olmaya alıştırılmışım. Otuz saatte Assasin’s Creed 2′yi bitirdim, hemen artından Brotherhood’a başladım. Villa’yı günümüze yakın bir tarihte görmek bana çok garip hissettirdi. Yani o merdivenin yanında arabalar, elektrik kabloları ve trafik işaretleri sanki yedi sene sonra gittiğin yazlık beldedeki değişen dükkanları incelemek gibi hissettirdi. Her şeyin tanıdık olması, ama içinde seni barındırmaması hayatın herhangi bir yerinden de karşına çıkabiliyor işte bak. İlla ki de insanın ömründen olmasına gerek yok böyle şeylerin. Bu şartlar altında bu oyun için deus ex machina diyebilir miyiz acaba bu konu özelinde? Mantıken ne çözdüğüne bağlı tabi hayatımda. Bu şekilde gelip de bir şey çözemediyse anca oyun olarak kalır haliyle. Tabi onu oyun olarak da inanılmaz seviyorum, hastasıyım orası ayrı.

Sanırım benim bir şeyi sevdikten sonraki bağımlılığım ve derinleştirme hevesim benim başıma günün birinde iş açacak. Oyun için bile ortak payda yaratma hevesimi engelleyemiyorum. Onu içimden bir yerle özdeşleştirme merakım benim kendimle oynadığım en eski oyun sanırım.

Eve kapanalı dokuz veya on gün oldu ve karar verdim ben kendimi bu hayata ait hissetmiyorum. Onlarca izlediğim film sonrasında iki oyun bitirdim -üçüncüyü zorluyorum-, bir kitap bitirmekle birlikte yüzde atmışına geldiğim de bir puzzle projem var. Sakallarımla oynuyorum, elimden geldiğince spor yapıyorum artı olarak bir de boşluğa doğru endişeleniyorum. O kadar yersiz bir endişe ki bu yoğunluğu bile yok. Sadece “ne olacak bu devlet işleri” düşüncesindeki esnaf kadarım endişede, ama bunu kesinlikle engelleyemiyorum. Hakkımızda hayırlısı artık. 

Kapatmadan,

En sevdiğim Amy Winehouse şarkısını açıklamak istiyorum, çünkü ona olan sevgim bir yerde benim çok da belirtmediğim bir hissiyat. You Know I’m No Good ve klibi, viskiyle sarhoş olduğum gecelerde bana kriptonit etkisi yapıyor.  Nedeni de az önce kendime dert yanarak itiraf ettiğim yerde sanırım. Herhangi bir şeyi bir kere sevdiğimde işin ister istemez boku çıkıyor. Kendimi bir şeye ait hissettiğimde değil de bir şeyin bana ait olduğunu düşündüğümde kırılmaya çok açık oluyorum, bu şarkı için de sanırım bu örneği verebilirim. Sanki hakları bana ait ve öyle geçen günlerimde dinlemediğimde onu üzecekmiş gibi hissediyorum. Klibiyle, gösterdiği hal tavır bütünlüğüyle ve onun gözlerimi dolu dolu eden sesiyle bu şarkıyı çok seviyorum.

İyi ki var.

Basit GoyGoy Günlükleri: 32. Gün / pandemi.3

Dün inanılmaz derecede yazı yazmak istiyordum ancak alkol ve puzzle batağına düştüğüm için yazmak elimden gelmedi. Bugün de canım hiç yazmak istemiyordu ve muhteşem derecede oyuna dalmıştım ama neden olmasın diyerek bir şeyler yazmayı denedim.

Göt gibi bir yazı oldu. Böyle güzel olanından değil, gerçekten sevimsiz ve kimseyi hiçbir şekilde memnun etme lüksü bulunmayan bir göt gibi yazı oldu. Ben de baktım bu yazı toparlanacak gibi değil, aslanlar gibi sildim hepsini. Böyle harf harf, kelime kelime paramparça ettim yazıyı. Peki memnun muyum, kesinlikle hayır. Yersiz külfet ettim kendime ve demoralizasyonum da cabası.

Ama olsun üzülmüyorum, çünkü bu ara üzülmemeye çalışıyorum.

Son olarak kendime olan şaşkınlığımı dile getirip kapatacağım. Ben hiç sakallı bir adam olamadım. Okuldayken hep az sakalım vardı ve işe başladığımdan beri de neredeyse her gün tıraş oluyordum. İzin sonrası evde kalmaya başladığımdan beri tıraş olmamayı denedim. Dört günde bu kadar sakalım olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gerçekten aynalar karşısında nefretliğim ve kendimi garip hissediyorum. En az bir hafta daha evdeyim ama bu sakal işine ekstradan bir iki gün bile dayanabileceğimi sanmıyorum.

Hayırlısı bakalım.

Bu arada “32. Gün” olmuş. Değerli Mehmet Ali Birand, iyi ki bu program ismiyle bu kadar muhteşem belgeseller yaptın.

Seni hala çok seviyorum,

Kemal.