Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.39 Yelkenli

Bazı şeyler sürekli olarak olacağına varıyor. Hani “her şeyin sonucu bellidir” düşüncesinde değilim. Ama bazı şeylerin sonucu, sen akıntıyla kürek çeksen bile akıntının aksine varabiliyor. Çünkü akıntı ne olursa olsun, hayat üç günlük rüzgarı arkasına aldığında insana gideceği yer için pek şans tanımıyor.

Öyle ki kaç gündür hiçbir şey yazmak istemiyorum. Elimden gelen her kelimeyi belli bir yere boşaltmak ve bu yığıntıyı orada yakmak istiyorum. İster istemez ısınması en doğru ateşin benim için o olacağını düşünüyorum.

Dediğim gibi hayat akıntımdan ziyade rüzgarıma güveniyorum bu sıralar.. Yakaladığım bu güzel rüzgarın beni götürdüğü yere kadar takipçisi olacağım sanırım. Çünkü yeni gelen bu fevri tavra alışmayı gerçekten çok istiyorum

Hissiyatımı anlatmak için neden akıntı ve rüzgar seçtiğimi az çok biliyorum.

Sabahtan beri gev gev laflıyoruz bizim çocuklarla. Bu laflama esnasında onlara kendi derdimi anlatırken, aslında hayatımın ve yaşadıklarımın çok uzağında bir noktaya gitmeye başladığımı fark ettim. Burada da aklıma bu yelkenlilerin süregelen akıntıdan ziyade kullandıkları rüzgarları düşündüm. Gerçekten bu özgürlüğün talibiyim.

Umarım kendimle birlikte bu rüzgarlara olan inancım beni mahçup etmez ve tadımlıklarıma doyacak seviyeye gelirim. Neyse, düşünmekten dolayı kronik yorgunluk başladı ama yine de mutluyum.

İyi geceler dilerim.

Yaşadıklarımı özlediğim ancak olması gerektiği anda ben istesem de olmayan bazı gerçekler var.

1 Haziran 2020

Rozz Kaliope – Roket

Merhaba;

Hoyrat tavrımın ortaya çıktığı anları gerçekten çok seviyorum. Böyle alemciliğiyle tanınan eski bir dostun şehir dışından beni ziyarete gelmesi gibi ele geçiriyor bütün havayı. Ona göre süslenip ona göre hissetmeye başlıyorum. Büyüsüne kapılıp, içimde beslediğim benim tekrar dünyada olmasına izin vermenin beni doyurduğunu hissediyorum. Bunu tetikleyen şeyleri net bir biçimde bilsem de büyüsünü kaçırmamak adına asla dillendirmiyorum. Her daim anımsadığım hislerim olarak kalıyorlar ve gelmesi gerektiği anlarda dünyaya iniyorlar.

Yaşadıklarımı özlediğim ancak olması gerektiği anda ben istesem de olmayan bazı gerçekler var. Bu yüzden ne zaman alkol almaya başlasam sorgulamaya başlıyorum. Çünkü işi basite indirgediğinde her şey çok ortada. Öyle ki, kanıtlara inandığın anda düşünmene bile gerek kalmıyor ama kıyamadığından kendine sebep arıyorsun ki bozmayasın beslediğin kendini.

Yalnızsın ve aksine gayret etmediğin sürece bunu kimse umursamıyor. Böyle cümleleri kurabildiğinde de Cihangir Liberali gibi “so what” diyerek kendine bir aidiyet bulmaya çalışıyorsun. Öyle anlarda da insan kaosa aidiyet duymaya başlıyor. Çünkü hayat yıllar boyu bahar aylarının bozduğu kimyasına müthiş ev sahipliği yapmış ama bir şekilde şu karantina döneminde bu konuda eksik kalmış, bu da seni ister istemez kaosa sürüklüyor.

Çünkü kim ne derse desin alışmış kudurmuştan beter oluyor.

Kitana ile Chun Li arasında bir beklentim var artık hayattan. Çünkü ne kadar düzenin peşinde koşsam da o tekmelere ihtiyaç duyduğum anlar oluyor. Yaşça orta gençlik dönemimde olsam da yeterince büyük değilim. Bu da tecrübemi kısıtlı hale getiriyor. Tecrübelerimin yetmediği kısımda da hata yapmaktan çok korkuyorum. Çünkü yirmi yaşındaki halimin yaptığı güzel hataların doğrularına şu an çok hakimim, otuzumdaki bana bu fırsatı vermek istemiyorum. Hal böyle olunca da o güzel Kitana ve özellikle Chun Li’ler iş bilir tavırlarıyla beni acayip cezbediyor. Kendi eksik kaldığım noktalarda onların alfa tavırlarına ihtiyaç duyduğumu hissediyorum.

Hayırlısı tabi.

Kemal 🙂

Basit GoyGoy Günlükler: 38. gün / pandemi.9

-Aşağıda bir ilkokul günlüğü standartlarında günümü anlatıyorum. Sonra “vay bu yazı da ne” olmasın-

Bugün çok dingin bir gün geçirdim. İnanılmaz derecede sakin ve kendi halimde geçirdiğim bir gün oldu benim için.

Dün kahve eşliğinde sabahın ilk ışıklarına kadar pek de yakın olmadığım arkadaşlarımla çevrimiçi olarak film izlediğim için bugün ikiye kadar yataktan kalkamadım. Kalktıktan sonra da kahvaltı alışkanlığım olmaması sebebiyle direkt olarak Eurotruck Simulator oynamaya başladım. Oynarken de Spotify üzerinden Akçaağaç Şurubu listesini dinledim. Bu iki etkinlik birleşince yaklaşık sekiz saatimi oyuna harcayabildim ve bana gerçekten iyi geldi. Özellikle bu müzik listesi son zamanlarda yaşadığım hayalkırıklıkları tabanlı git gellerin karşısında beni sürekli olarak rahatlatıyor, ben de müzik dinleyemeye ayırdığım vaktin çoğunu ona harcıyorum. Oyunla ilgili olarak da meraklısı nasıl bir hastalık olduğunu bilir, pek de açıklama yapmaya gereği duymuyorum.

Yemek sonrasında da birazcık bira içmeye karar verdim.

Birazcık diye başlayan bira birazın üzerine doğru çıkarken geçen günlerden izlemeye karar verdiğim bir film olduğu aklıma geldi. Bu durum beni fazlasıyla memnun etti ve gecemin en güzel dakikalarını First Man filmine ayırdım.

Bugünü bu kadar eşsiz bir seviyeye çıkaran hareket de bu oldu esasen. Gerçekten de çekimleriyle, karakterleriyle, hikayesiyle ve özellikle sesleriyle aşık olduğum bir film oldu. Bu kadar insani duygulara indirgenmiş, abartıdan uzak bir ay yolculuğu filmi bu gece için ihtiyacım olan şeymiş meğer. Bilinen bir hikaye olmanın dışında insani tepkilerin sürekli olarak tahmin edilebilir bir halde olması beni inanılmaz etkiledi. Yani kızını kaybeden bir babanın maddi ve manevi anlamda dünyadan uzaklaşmak için işine dört elle sarılması, ailesine bağlı bir annenin buhranda olan eşine karşı dengeli ama bir o kadar da zor yaklaşımı ve yolculukla ilgili yaşanan gerçek dertler beni tümüyle filmin içine aldı. Özellikle ay görevindeki insanlara yapılan protestolar, sorunlu siyasetçiler ve başarısızlık bana inanılmaz tesir etti. Eminim Türkiye’de bugün uzay programı başlasa bana bile yersiz masraf olarak gözükür. Ama insanlar tüm bunları geride bırakıp yalnızca görev bilinciyle sonuca ulaşabiliyorlar. Tek kelimeyle muhteşem.

Sonrasında biranın etkisi kendini belli etti ve filmle ilgili bir şeyler okurken yatağa gittim. O sırada yazı yazabileceğime ve bugünün anlatılmaya değer olabileceğine kanaat getirdim. Sonrası zaten ortada; yatakta bu cümleleri yazarken uyumamak için kendimle güreşiyorum.

Öyle işte,

Ben bugün güzel bir biçimde dinlendiğimi hissettim.

İyi geceler dilerim.

Basit GoyGoy Günlükler: 37. gün / pandemi.8

Çok kahve içiyorum.

Geçenlerde bununla alakalı bir problem yaşayana kadar tekrar başıma geleceğini düşünmediğim bir sorundu benim için. Yani insanın kahve içmekle ilgili niye problemi olur ki.

Neyse;

Problem yaşasam da kahvenin tadını gerçekten çok seviyorum Bu sebeple arama çok da mesafe koyabileceğimi düşünmüyorum. Öyle ki gitmesine izin vermediğim sürece benimle olduğu için bütün maço tavırlarımı da kahve sayesinde dizginleyebiliyorum(!)

Mesela yazıya başlarken yazma niyetinde olduğum bir konu vardı ve kahveyle şekil değiştirdi.

Bugün geçmiş yazıları düzenleme derdine düştüm ve geçen yazın ortaları gibi kutlamış olduğum bir doğum günü yazısını silip silmeme arasında kalıp emeğime kıyamadığım bir an oldu. Hatta yeni yazımın ilk cümlesi de “Geçen sene şu şu tarihlerde müthiş bir yazı yazmışım, artık yazamayacağım” tarzı bir şeydi. Sonrasında da hayal kırıklıkları ve düşülen gülünç durumlarla dolu şeyler yazıp, yazının sonunda ne yapacağıma karar verecektim ve yazıyı bitirecektim.

Yaşananlarla birlikte yazıyı düşünürken içimde yükselen öfkeyi toparlayamadım ve müzik dinleyip kahve içmeye karar verdim. İlk bardak öfkemi kesmedi ve ancak ikincinin sıcaklığında sakinlediğimi hissedebilmeye başladım. Sonra müziğe iyice daldım ve son üç aydır kendime kattıklarımı düşünmeye başladım. Gerçekten aklımda kalan ve imkanımın yettiği ne varsa karantina döneminde bir şekilde halledebildim. Ben de bununla ilgili bir konuyu yazmak istedim.

Son iki günde geçmişe dönük iki yüze yakın yazı sildim ve elimden geldiğince tüm yazılarımı da kategorize ettim. Sanırım iki yüz elli kadar yazı kaldı elimin değmediği, bu iki gün de onları toparlayacağım ve bitecek.

Geçmiş yazılara dönünce fark ettim ki derinlerimde barındığım bu buhran yaşadığım ilk buhranım değil kesinlikle. Mesela altı, sene, önce, bütün, bunları, yazabildiğim, bir, dönem, geçirmişim. Arasında geçirdiğim her güne binlerce kez şükredeceğim bir altı sene olmasına rağmen o dönem yaşadığım buhranı okumak bana çok garip hissettirdi. İnsanın kendisini tanıması için bu kadar şeffaf ve dürüst bir yeri olması çok özel geliyor.

Bir çıkarım yapmak gerekirse altı sene önce yaşadıklarım, bugün yaşadığım şeylerden çok daha basit olmasına rağmen hissettiklerim neredeyse aynı. Hissettiklerimle birlikte büyümüş olduğumu gördüm bugün. Kuş gibi Kemal’i kuş gibi hikayeyle kırdığında hissedilen ile bugünü yaşayan Kemal’i bu güzel hikayeyle kırdığında da hissedilen aynı. Bu da bu durumun korkacak veya öfke duyulacak bir şey olmadığını gösteriyor. O günleri yaşamak hayal bile edemeyeceğim günlere gebe oldu, bu günlerin sonu da beni o kadar mutlu etse yeter açıkçası.

Öyle işte.

İki fincan kahveyle altı sene önceye gidip bambaşka bir ben olarak geri döndüm. Tabi ki bu çok uzun sürmeyecek ve öfkem yine burada olacak, yine kendime harcadığım eforun bokunu çıkaracağım. Ama en azından geçmişimden bulduğum gerçek tecrübelerimin ışığında hareket edip kaçınılmaza daha erken kavuşacağım.

İyi geceler.

Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı

-Malum öykü Aylık Öykü Seçkisi‘ne yazılmış ve orada yayınlanmış olup, saklama amacıyla blogumda yayınlanmaktadır. Zaten öyküyü de seçki yayını öncesi birçoğunuz özelden okumuştunuz. Herkese iyi akşamlar dilerim-

İstanbul’da yaşamanın en güzel yanının karne alıp Küçükkuyu’ya gitmek olduğu yıllardı. Her zaman Çanakkale üzerinden gidilen yolu tercih ederdik. Annem, Tekirdağ ile birlikte yolun başlamış sayılabileceğini öğütlemişti. Ardından Malkara, Keşan ve Gelibolu sonrası Ecabat’tan vapura binip karşıya geçiş ile birlikte iki saatlik bir yolun sonunda Küçükkuyu’ya ulaşırdık. Bol zeytinlik ve soğuk denizi ile birlikte tüm çocukluğumun ev sahibiydi. En yakın arkadaşlarım olan Şule, Kambur ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’yla da orada tanıştım.

Kambur ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı dedemin rakı sofrasındayken bana anlattığı masalın kahramanlarıydı. Gerçek anlamda çok fazla arkadaşım olmadığı için vaktimin çoğunu dedemle geçiriyordum. Annemlerin işleri dolayısıyla beni bırakıp dönmeleri gerektirdiği için okullar açılana kadar benimle dedem ilgileniyordu. Bu zamanlarda da aramızı diri tutmak için sürekli olarak aynı kahramanların yeni maceralarını anlattığı masalları kullanıyordu.

Kambur net olarak Quasimodo tiplemesiydi, Arıklı Köyünde bir taş evde yaşıyordu. Biz ne zaman çiftlik tarafına gitsek, güya Kambur’u görmeye giderdik. Ne hikmetse o günler de Kambur sürekli olarak beni görmeye sahil tarafına gelirdi, bir türlü karşılaşamazdık. Hatta her eve döndüğümüzde anneannem de bu oyuna ortak olup, biz çiftlikteyken Kambur’un geldiğini ve bana getirdiği kuruyemişleri dolaba bıraktığını söylerdi.

Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı farklıydı. O gerçekten sahil güvenliğimize yardım eden, bizim askerimiz için Midilli Adası çevresinde devriye gezen bir deniz canlısıydı. Dedemin rahmetli kardeşi Ersin Dayı’nın anlatılarına göre köpekbalığı baba ve ahtapot bir anneden dünyaya gelmişti. Ona Küçükkuyu Limanı sahip çıktığı için de inanılmaz vatanperver bir yaratıktı. Dedem ne zaman sofraya otursa, Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’nın hikâyeleri için ona yalvarırdım. O da bana Kambur’un getirdiği fıstıklardan iki kase hazırlamam karşılığında bazı şeyler anlatabileceğini söylerdi. Arkadaşımın getirdiği fıstıkların yarısını rüşvet verip denizlerin fatihini dinlerdim. O her gün başka bir balıkçı teknesini kurtarırdı. O tekneleri kurtardıkça, ben de biz çiftlikteyken eve gelen Kambur’un bıraktığı kuruyemişleri coşkuyla yerdim.

Bir de Şule vardı. Şule benim için dünyanın en güzel kızıydı, eminim halen daha güzeldir. Çocukluğumda tanıştığım, üst sokakta oturan, masmavi gözleri ve sapsarı saçlarıyla hafif kilolu bir ada göçmeninin kızıydı. Esasen ada göçmenlerinin ne olduğu hakkında halen daha bir fikrim yok. Çünkü onun anne ve babasını tanımazdım, o da anneannesiyle yaşardı. Hatta ben İstanbul’dan yalnızca yaz tatillerinde gelmeme rağmen anneanneme göre onlardan daha yerliydim. Başka göçmen de tanımıyorduk ama anneannem nedense sürekli olarak bu nefretinden bahsediyordu. Bu konuyla ilgili tek bir sorun vardı, ben Şule’ye deli divane aşıktım.

Bütün çocukluğum boyunca ona olan aşkımı bir türlü eyleme geçiremedim. Hiç bu utancımı yenip de onun yanında onu sevdiğim için bulunamadım. Her sene İstanbul’dan gelen bir arkadaşı olarak kaldığım, yıllar boyunca kaçamak bakışlarımızla hayatı birbirimize daha zorlaştırdığımız bir ilişkimiz vardı. Limanda yenen dondurmalar, birlikte denize gitmeler ve okul döneminde hiç sevgili bulamadığımıza dair birbirimize dert yanmalar erken gençliğimize kadar bir sonuç vermemişti.

Ben ilk içkimi Şule’nin yanında içtim, benim için hayatımın en heyecanlı günüydü. Yılların ardından, büyüdüğüm için Küçükkuyu’da artık özgürce hareket edebilmeye başlamıştım. Anneannem ne kadar kızsa da akşamları Şule ile dışarı çıkmaya devam ediyordum. Beni inanılmaz mutlu ettiği ve onun yanında kendimi farklı hissettiğim için çok da fazla sorumluluk almıyordum. Her neyse, bir akşam yediğimiz dondurma sonrası bira içmek istediğini söyledi. Açıkçası hayatımda daha önce bira içmediğimi ondan saklayıp daha farklı görünmeyi isterdim ama bunu yemeyecek kadar akıllıydı. Açık yüreklilikle daha önce bira içmediğimi söyledim ve benimle bir saat boyunca dalga geçmesine izin verdim. O da bu hakkını bira aldıktan sonra kumsalda otururken kullanacağını belirtti ve beni kumsala sürükledi.

Kumsalda sandalyelerimizi denizin kıyısına kadar çektik. Büyük dalgalarda su bileklerimize kadar geldiği için ben ayakkabılarımı çıkardım. Ama o daha ben ayakkabılarımı çıkarmadan bira almak için gözden kayboldu. Geldiğinde elinde biralar ve aldığı kuruyemişler vardı. Gülerek, ona kuruyemişleri getirenin aslında Kambur olması gerektiğini anlattım. İlk etapta dediğimi anlamadı, ben de ne zaman dedemle bir yere gitsek Kambur eve gelir ve benim için kuruyemişler bırakırdı derdim. Sonra bunun dedemin bana oynadığı bir oyun olduğunu anlattım. O da hiç bozuntuya vermeden hayır dedenin oyunu değildi Kambur bendim, hep ben size gelirdim diyerekten şaka yaptı ve bir saatlik dalga geçme hakkını kullanmaya başladı.

Onun yüzüme bakıp münferit meseleleri bahane ederek eğlenmesi ve bana gülmesi hayatımın en güzel bir saatini yaşattı bana. Artık öyle bir noktadaydım ki ona olan aşkımı anlatmama bile gerek yoktu. Eğlenirken takılan sıfatlar züppeliğim, saflığım ve sessizliğimle başlayıp biraların etkisiyle birlikte güzel gülüşüme ve nezaketime kadar gelmişti. Yalnızca eğlenmiyor aynı zamanda da yarınlarıma bağladığım umutların heyecanını yaşıyordum. Onu gerçekten çok seviyordum ve onun da beni anlatırkenki jestlerinden bana olan hislerini anlayabiliyordum.

İlerleyen biralarda artık saati dolmuştu, benimle daha fazla dalga geçemezdi. “Şaka yapıyorum biliyorsun, daha da sırıtma. Sen anlat bakalım,” dedi. Ben de havalı görünmek adına şişemin sonunda kalan biramı gayriihtiyari denize döktüm ve ona dönüp konuşmaya başlayacaktım.O da sarhoş olmuş olacak ki gayet şiveli bir sesle “Anaa Denizde Yaşayan Gırnata Canavarını sarhoş edeceksin şimdi,” dedi. Bir anda göz göze geldik ve ben kahkaha atmaya başladım ama Şule’nin bakışı değişmişti. Ben de kahkahaların arasında “Niye canım, şimdi Midilli’de devriye atıyordur o,” dedim. Hikayenin dedemin anlattığı kısımlarını anlatmaya başladım. Vatanperver deniz canlısının bendeki yerinden bahsettikçe Şule’nin bana bakışı değişiyordu. Durum artık rahatsız edici bir hal aldığında ne olduğunu sordum. Gözlerindeki yaşları sildi ve konuşmak istemediğini söyleyip gitti. Peşinden koşmaya cesaret edemedim, hayatımda sürekli gülerken tanıdığım birinin o halini görünceki aciziyetime yenildim.

Koşarak eve gittim ve dedeme olanları anlatmak istedim. Dedemler uyumuştu. Olanlara anlam veremediğim için babamı aradım. Ona biraz kaba bir tavırla “Bu karının memleketinde aklı selim insan kalmadı, Şule bana Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’ndan bahsedince dedemin hikâyesini anlattım sonra da ağladı,” dedim. Babam ilk anda Şule’yi tanımadı, sonrasında ondan beklemeyeceğim bir ses tonuyla bana yanlış bir şey yapmadığımı söyledi. Ama bir daha onunla konuşmamın doğru olmayacağını ekledi ve telefonu kapattı. Ertesi gün Küçükkuyu’ya gelip beni aldılar, ben bir daha hiç o kadar uzun kalamadım Küçükkuyu’da.

Aylar sonra öğrendim ki dedemin rahmetli kardeşi Ersin Dayı’nın gayrimeşru kızıymış Şule. Annesinin evli olduğu adam, bu durumu Şule daha bebekken öğrenmiş. Önce karısını öldürmüş, yarım saat sonra da Ersin Dayı’yı vurmuş bizim. Mahkum olmuş ve Şule bu yüzden yıllardır anneannesiyle yaşıyormuş.Adam da biz onlu yaşlardayken hapishanede kendini asmış.

Dedem de ne olursa olsun o bizim çocuğumuz diyerek kız ile ilgilenmeye başlamış, yan sokağımıza taşınmışlar. Ama ailemize laf gelir korkusuyla kıza babasını anlatırken de hep başka bir arkadaşı gibi bahsetmiş. Şule’nin babasıyla ilgili bildiği tek anı dedemin anlattığı Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı masallarıymış. Kız da bana olan samimiyetiyle ağzından bunu kaçırınca zaten rahatsız olmuş. Üzerine benim bütün masalları bilmem onu daha çok üzmüş.

Ez cümle, geçen hafta evlendi Şule. Dedem yapmış düğününü ama gitmeyi doğru bulmamış. Şule de ısrar etmemiş zaten gel diye. Hayatımın en masum yıllarını, yanlış olsa da ilk aşkımı, hayali arkadaşlarımı ve çocukluk masallarımı dedemin yaptığı düğünle Bursa’ya gelin verdim geçen hafta. Oysa Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı, Kambur, Şule ve ben çok iyi bir hikayenin parçasıydık. Ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı öyle sarhoş olacak bir yaratık değildi.

Basit GoyGoy Günlükleri: 36. gün / pandemi.7

Takribi bir haftadır yazı yazmıyorum. Sürekli olarak aklımın bir yerinde burası olmasına rağmen bir türlü üzerine gidemedim. Bu durumda etkin rol oynayan bir numaralı neden de blog istatistiklerinde gördüğüm, periyodik olarak instagramdan blog’a giren bir kişi. Her gün girip ortalama aynı yazıları okuyup çıkıyor. Çok ilginç.

Neyse,

Bu yazıya da esasında çok hevesliydim. İki gün öncesinde aldığım bir kararın ertesine hazırladığım bir yazı olacaktı. Uzun süre sonra yaşadığım hayal kırıklıklarıyla ilgili bir karar alacaktım. İşin ilginç yanı konuyu yeniden anlattığım tüm arkadaşlarımın bu son karara destek ile ilgili hemfikir olmasıydı. Teorik olarak bu kadar üzülmemin bana bir yarar sağlamadığından kendime odaklanmam için yapmam gereken bir şeyi gerçekleştirmem gerekecekti.

Sonrasında benden yaşça küçük olmasına rağmen seve seve akıl aldığım biri inanılmaz bir zen master edasıyla, hayatımda değişikliğe gidecek ve iyi veya kötü duygularımı etkileyecek hiçbir kararı sinirliyken almamam gerektiğini hatırlattı. Net bir biçimde “Abi bi’ bırak. Sakinledikten sonra elbet bakarsın ve baktıktan sonra bir karar alacaksan bile bunu ona hissettirmemelisin bence” dedi.

Bu davranış bana inanılmaz mantıklı geldi. Niyetim bir şeyleri olsun diye yaomaktan ziyade kendimi kurtarmak olduğu için tümüyle sakinleyene kadar bekleme kararı aldım ve ardından belki herkesin hemfikir olduğu kararı uygulayabilirim.

Bilmiyorum.

Maksadım muhabbet olsun ve bir yazı girsin çizelgeye diye bir şeyler karalamaktı. Ama konu yine içimde olan sinir harbine geldi. Hayatımda yapacağım en mantık dışı hareketleri yapmamak için sakinleyene kadar bekliyorum.

Benim karantinam oyun oynamak, spor yapmak ve kara kara düşünmek üçgeninde yaşanıyor. İki ayda istemeden dört kilo daha verdim.

Teşekkür ederim

Kendimden emin olsam da konuyu değiştirmek için yapılması gereken şeyin almam gereken bir risk olduğunu düşünmüyorum.

7 Mayıs 2020

Gülşen – Ellerinden Öper

Merhaba;

Şahsım adına en büyük guilty pleasure kalemim Gülşen olabilir. Yani saklanacak bir tarafı yok tabi ki. Gerçekten çok seviyorum, hani öyle mahcubiyet duyduğum bir şey de değil. Ama nedense çok da dillendiremiyorum dışarıda, bu sebeple bu kalemden(guilty pleasure) işlem görecek benim için. Bu şarkısını da tüm şarkıları arasında ayrı bir yerde seviyorum. Ciddi ciddi kendimle ilgili umutsuzluğa düştüğüm bir dönemin ardından duygusal olarak bu şarkı kıvamına geldiğim bir süreçte bulunmuştum. O kıvamdayken bağıra bağıra bu şarkıyı söyleme fırsatı da bulmuştum. Öyle ki, uzun bir maratonun ardından kendime değer verebildiğim muhteşem bir an olmuştu benim için. Yaşanan tek problem şarkıyı bana böyle hissettirene söyleyememiştim.

Olsun.

O durum istemeden de olsa benim adıma hayırlı olmuş. Çünkü sonrasında şarkıyı söylememin bir şey değiştirmeyeceği kötü bir sürece girdi konu. O yüzden bu kadarına da şükür. Genel olarak da kişiler haricinde bir kırgınlığım ve kızgınlığım da kalmadı hayatıma karşı. Yaşadıklarıma ve hissettiklerime kıyamadığım için öfkemi yalnızca tadımı kaçıranlara kanalize etmeyi bir süredir adet edindim, durum bundan ibaret. Kendimden emin olsam da konuyu değiştirmek için yapılması gereken şeyin almam gereken bir risk olduğunu düşünmüyorum. Son yazıda dediğim gibi, gerçekten birisi bana ölsün istiyorum.

Neyse, son yazı demişken bugün neden yazdığımı kısaca anlatmak istiyorum.

Gülşen dinlemeden de önce bugün için yazma niyetim vardı çünkü son yazdığım yazı hiç içime sinmedi. Su İdil‘in şarkısını halen daha çok seviyorum ve yazıda bahsettiğim hisler halen daha geçerli. Tek sorun yazının inanılmaz zorlama olmasıydı. Yani içimde yaşadığım buhranı tam olarak geçiremeden, hissiyatım üzerinden yazıyla paylaşmaya çalışmak beni daha da gerginliğe sevk etmiş. Yazıyı okuyorum okuyorum içim daralıyor, bir türlü sonunu getiremiyorum. İçten içe dil olarak kötü bir yazı olduğunu biliyordum, ama bu kadar problem yaşayacağımı düşünmemiştim. Hal böyle olunca da “ben bi’ içimi rahatlatayım” diyerekten yeni bir yazı yazmak istedim, bu yazının da sebebi bu.

Teşekkür ederim.

İyi geceler,

Kemal 🙂

Eşsiz sarılmaların ve güzel şarkıların ardına itilmek.

4 Mayıs 2020

Su İdil – Yalnız Adam

Merhaba;

Net olarak tadım yok.

Bu şarkının bana hissettirdiği tavır genel olarak aynı tat kaçıklığı oluyor zaten, o yüzden halime neden aramakta güçlük çekmiyorum bu gece.

Ne zaman çalınsa, direkt olarak yüzüme okunuyormuş hissiyatına düşüyorum. Dinledikçe hoşuma gitmesi gereken kısımlar hoşuma gidiyor, zoruma gitmesi gereken kısımlar da zoruma gidiyor. Sözleri çok kısa olmasına rağmen; şarkı hiç boşluk bırakmaksızın, iyisiyle kötüsüyle içime oturuyor. Bu halden hiç memnun olmamakla birlikte, yaşadıklarıma uyarladığım zaman zihnimde bıraktığı tadı da çok seviyorum.

Bu defa şarkının sözlerini veya ne denli hayatıma oturduğunu konuşmak istemiyorum. Yalnızca hayatla ilgili yaşadığım korkulardan birinin tetiklendiği bir andayım sanırım. Ve bu korkuyu tetikleyenin de bu şarkı olduğunu düşündüğüm için yazarak üzerine gitmek istiyorum.

Şöyle ki hiçbir kadının karşıma geçip de bensiz söylediği şarkıları veya sarıldıklarını anlatmasını istemiyorum. Kendimi bunları dinlemeye kesinlikle hazır hissetmiyorum. Bu bir eksik mi yoksa güzel bir şey mi bilmiyorum. Esasen güzel bir şey olduğunu düşünmüyorum, ama yine de ne hissetmem gerektiğiyle ilgili en ufak bir fikrim yok. Öyle bir korku ki, beni yalnızca içimi titreten bu anın ortasında bırakıyor ve gidiyor. Ve ben kendi hayatımdaki bazı şeylerin bu raddeye gelmesinden veya gelebilecek olmasından gerçekten çok endişe ediyorum.

Bütün hikayeler bir yana, bundan sekiz ay sonra birinin başkasıyla olan sarılmalarını dinlemeye kesinlikle hazır değilim. Ve mümkünse kimse de o şarkıları söylemek zorunda kalmasın, kalsa da bana anlatma ihtiyacı duymasın. Sonuçta herkesin bu yalnızlıkta bulunmasının nedeni, kendisinin veya başkasının isteğiyle o eşsiz sarılmaların ve güzel şarkıların ardına itilmek. Ben kimseye dışına itildiğim anları anlatamam, zaten bu güne kadar da hiç kimseye anlatamadım.

Özellikle bir konuda bu raddeye gelmek beni öldürüyor.

Özelime girmek gerekirse yapılan her şeyi görüyorum, kesinlikle bana atılan hiçbir adıma kör değilim. Ama öyle bir his ki tam olarak dillendiremiyorum. Yaşadığım hayal kırıklıklarının ortasında, birinin benim için ölüp bitmesini bekliyorum artık. Bulunması gerçekten çok zor bir yer, insan kendini kırgınlıklarının ortasına ait hissedemiyor ne yazık ki.

Ve duygusal olarak bu iki sebepten dolayı bu günüm de geleceğim de bana yalnızca korku veriyor.

İyi geceler.

Kemal 🙂

Yarın öbür gün elde edeceğim en iyi şey daha çok üzülmemiş olmak olabilir.

28 Nisan 2020

Kylie Minogue – In Your Eyes

Merhaba;

Peşinen söylemekte fayda var, uzun ve günlük tadında bir yazı olacak. Dillendirmek istediğim bir şikayetim yok ama bu gece kendimi çok mızıkçı hissediyorum. Bu yüzden başka yerlere sarmamak için saatlerce yazı yazacağım. Ha bu demek değil ki saatlerce yazdığım yazı üç fasikül olacak. Eminim sürekli silip baştan başlayarak ve kendimce tamam dediğim hissi bulana kadar vakit öldüreceğim. Ortaya aşırı uzun olmayan ama beni gayet dinlendirmiş ve sakinleştirmiş bir şey çıkacak.

Yani umarım öyle olur, şu anda yapabileceğim en iyi şey bu.

Aslında hayatta da en iyi yaptığım şey hayal kurup, elimden gelenin en iyisini yapmak ve en nihayetinde kısmetime güvenip daha iyisini ummak. Yaşadığım her şeyi bu şablon üzerinden değerlendirmeye kalkınca daha ferah bir zihne sahip oluyorum. Yani yaşadıklarım ve sonuçlarıyla ilgili süreçte kendimden razı olabiliyorsam daha iyisini hayal etmekten çekinmiyorum. Bu yaklaşımı merkez edindiğimden beri üzüldüğüm anlar olsa bile, çok şükür ki elde ettiklerim hiçbir zaman kötüye gitmedi.

Ama bu durumdaki “iyi” de her zaman yenilir yutulur cinsten olmayabiliyor. Bazen bir sene sonra beni çok mutlu edecek bir şeyin kahrını o sene boyunca çekebiliyorum. Ve devreye duygularım girdiğinde yaşadığım uykusuzluğa değer bir mutluluk olmayabiliyor sonucunda, bazen sadece yaşadığım tatminiyet kalabiliyorum. Dürüst olmak gerekirse bu da çok cazip olmuyor.

Şablonun bu kısmındaki sorun için henüz bir çözüm bulamadım. Çünkü gururumun köpeği gibi görünüp evde beklentilerim ve hayal kırıklıklarımla yaşarken yarın öbür gün elde edeceğim en iyi şey daha çok üzülmemiş olmak olabilir.

Şu an halim o son paragraftaki örneğe çok yakın olduğu için de kendimce bunu eğlenceli kılmaya çalışıyorum. Bu eğlencenin başlangıcı olarak da üç aydır her şeye liste yapıyorum. İlk olarak ertelediklerimin listesini yaptım, şaşırtıcı derecede başarılı bir sonuç aldım ve on iki maddenin yedisini bu üç aylık sürede bitirdim.

Sonra baktım bu iş olacak gibi, kendime bir alışveriş listesi hazırladım. Listenin içi tümüyle; oyunlar, albümler ve böyle “bunu bir ara unutmayayım” dediğim şeylerle dolu. Liste elimde hazır olunca da fiyat ve indirim bilgisine kolayca hakim olabiliyorum. Bu şekilde de satın alımlarım çok kolay bir hal alıyor. Hatta oyunlar kısmını neredeyse bitirdim, sürekli olarak yeni oyun alıyorum. Yıllarca aklımda kalan bütün oyunları bu karantina indirimleriyle inanılmaz ucuz fiyatlara hatta bazılarını bedavaya alabildim. Albüm ve harici diğer şeyler için de karantina sonrasına toplu alım planlıyorum. Çünkü harici şeylerin indirimi olmasa bile beni daha çok etkileyen yeni ürünlerle karşılaşabiliyorum. Bu dönemi de daha çok beğeneceğim şeyleri araştırmaya ayırdım.

Albümler için, hali hazırda içerisinde iki yüz civarında albüm bulunan bir arşivim var. Yeni albümler satın alırken önce sevdiğim sanatçıların bende olmayan albümlerini alıp eksikleri tamamlamak istiyorum. Bunları bulması da pek kolay değil, çünkü o sanatçının Türkiye’de bulunan albümlerinin hepsini zaten almış oluyorum. Bu yüzden birazcık araştırma ve bulunduğunda da pazarlık gerektiriyor, bu da bu dönemde çok kolay değil. Dinlediğim şarkıdan örnek vermek gerekirse Kylie Minogue‘nun bende yalnızca D&R‘dan alınmış Kiss Me Once albümü var. Ama ben bu kadını çocukken dinlediğim In Your Eyes ve tabi ki Can’t Get You Out of My Head şarkılarıyla sevdim. Bu iki şarkı da Fever albümünde ve bende bu albüm yok. Durum bu olunca bazen internet üzerinden arıyorum bazen de ikinci el albüm satan yerlere gidiyorum, iki şekilde de karantina süresinde alışveriş yapamıyorum.

Öyle işte.

Son olarak inşallah bu durum olabildiğince çabuk biter de aklımızda kalan her şeyi hayırlısıyla sonuçlandırabiliriz.

İyi geceler dilerim,

Kemal 🙂

Basit GoyGoy Günlükleri: 35. gün / pandemi.6

Aslanlar gibi özen göstereceğim, birçok şeyi değiştireceğim dememin üzerinden paylaşmış olduğum son yazı tarihi olarak 22 Nisan tarihinden beri yazı yazmıyorum. Aslında çok vakit geçmemiş, bir haftaya kadar olan her şey benim için gayet yakın tarih. Yine de şahsım adına yapılmış bir riyakarlık sezdim, bu sebeple yazı yazmak istedim. Anlatacak bir şeyim olduğundan değil, maksadım kendi lafımı yememek ve elimden herhangi bir şey çıkması. Çünkü kendimce vardığım bir kanıya göre yazı yazmaktaki süreklilik cümle kalitemi arttırmakla birlikte başka şeyler yazma niyetine girdiğimde zihnimin buna uyum sağlayacak esneklikte olmasını sağlıyor. Bu da bugün yapmak istediğim bir şey şahsen. O yüzden ne olursa olsun yazma niyetindeyim.

Bu arada paylaşmış olduğum son yazı hayatımda yapmış olduğum ilk öykü denemesi paylaşımıydı. Zaten kısacıktı ama nitelik olarak öykü olması benim için yeterliydi. İyi kötü olarak yorumlayamıyorum çünkü yazdığım en iyi öyküydü, daha iyisini yazabilseydim kesinlikle onu paylaşırdım ama elimden gelen bu oldu. Okuyucu tarafından kötü bile olsa niyet ettiğim bir şeyi kendimce içime sinecek kadarıyla yapabilmek beni çok mutlu etti. Yazdığım başka şeyler de vardı ama hazır olma açısından en önde bu vardı, bu seviyeye çekebileceğim başka bir şey olursa onu da seve seve paylaşırım tabi ki.

Öyküden konu açılmışken, insan aynı buraya yazdığı denemelerde olduğu gibi kendinden yola çıkarak bir şeyleri var etmeye çalışıyorsa ilk etapta içine sineni yapabiliyormuş. Sonrası için bambaşka şeyler denenebilir tabi ki ama en azından bir yerinden hakim olduğun bir durum olması gerektiğine inanıyorum bir şeyleri ilk defa yazarken. Benim için de tabi ki öyle oldu, bunun saklanacak hiçbir tarafı yok. İçime en çok sinen yazının bire bir benim cümlelerimin olması benim için hiç şaşırtıcı değil, aksine tatmin edici. Umarım çok daha iyilerini yapabilirim, her konuda her zaman daha iyisini hedeflemeye çalışıyorum.

Bir şeyi de itiraf etmem gerekirse, o yazı beni o kadar yordu ki sonrasında evde olmama rağmen araya bu kadar vakit koymamın sebebi bu dinlenme ihtiyacı oldu. İnsan kendine ayrılık sonrası o yazıdaki kadar dürüst olmasın.

Kapanışa geçerken dinlediğim listede bir anda Aaliyah – Try Again çalmaya başladı, bu şarkıya gerçekten bayılıyorum. Bu blogda yaptığım toplam paylaşım sayısı dokuz yüz atmış kadar var. Bunun onda birinde kulağımda bu şarkı çalmış olabilir. Yani kadının hikayesi, şarkının ve yüzünün güzelliğiyle birleşince benim için vazgeçilemez bir anekdot oluyor.

Öyle işte, soran olursa halen daha evdeyim. Sürekli olarak yeni oyun almaya ve oyunları bitirmeye devam ediyorum. Sanırım puzzledan komple ümidimi kestim. Kitap açısından da İrfan Kurudirek – Bütün Ölüleri kitabını okuyorum. İrfan abiyi de gerçekten çok seviyorum. İsmime yazıp imzalaması bir yana bir öykü kitabı için bana referans olması bu kitabı benim için daha değerli kılıyor. Karantina olmasaydı balkonunda rakı için sözleşmiştik. Umuyorum ki o da olacak.

Ezcümle karantina içerisinde yazamamış olduğum vaktin hali budur. İnşallah her şey bayrama kadar çözülür. Çözüldükten sonra kapısının önünden çokça insan geçen bir yere yalnız başıma gidecek ve beş saat kahve içip insanları izleyeceğim.