Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Bu İki Güzel Günüm

Bugün çok güzel bir gün geçirdim. Her şey yerli yerinde ve olması gerektiği gibiydi. Hatta bugünün geleceği resmen dünden belli olmuştu. İndirimden aldığım gömlek üzerime cuk oturdu, yaka mendili ve saat kombiniyle birlikte kendimi çok tamamlanmış hissettim. Üzerine de akşam kendim için heves ettiğim bir hediyeyi teslim almaya gittim ve teslim aldığım arkadaşımla belki on beş senedir doğru dürüst sohbet etmemiştik. Artı olarak kendim içim aldığım hediye de onun el emeği olunca çok doyurucu bir gün oldu benim için.

Bugüne gelirsek de özellikle ayakkabılarımı çok şık bulduğum bir olarak başladı. İşe gelir gelmez çok güzel bir kahve içtim. Otelde çalıştığım için sürekli olarak çekirdekleri öğütüp, basınçlı makinada taze kahve yapıyoruz ve ayarı her zaman o kadar mutlu etmeyebiliyor. Neyse ki bugün o günlerden biri değildi. Sonrasında da yaptığım işle ilgili çok tatmin edici sonuçlar aldığım bir gün oldu ve günü müthiş sonlandırarak eve geldim. Evde de her şey olması gerektiği gibiydi ve şu an yatmak üzereyim.

Basit bir şekilde beni bu denli tatmim eden iki günümü sizlere özetledim, çok mutluyum.

Çok uzun süre sonra, ilk defa o kadar radikal kararlar almayarak bazı eylemlerde bulundum. Yani Serdar Ali Çelikler’den duyduğum bir cümlenin devamında üst okuma yaparak, hatta biraz da niyet okuyarak bu iki günkü hareketkerime yön verdim. Ha’ bu demek değil ki hayatımın yeni mottosu bu cümle olacak. Bence bir hafta daha bu doğrultuda yol alıp devamında sorunlarımla başa çıkmak için bambaşka bir motivasyon bulacağım.

Bunlar olur, bunlar normaldir.

Yazıyı kapatmadan cümleyi söylemekte de fayda var, belki bir nasipleneni olur. “Ne insanda ne kitapta, hoşlanmadığın anda yarıda bırakacaksın” dedi Serdar Ali Çelikler. Bu cümle bana inanılmaz dokundu. Çünkü benim hayatım hep okumak için inat ettiğim kitapların ardındaki hayal ve heves kırıklıklarıyla geçti.

Örneğin pandeminin başından itibaren bir Fahrenheit451 bitirme maratonum oldu. Kimi için kısacık sayılabilecek bir kitabı bitirmek için resmen ömür harcadım. Olan da ondan sonra okuyacağım kitaplardan vazgeçtiğim için o garibanlara oldu. Belki de hayatımın bana en çok dokunacak cümlesini kaybettim bu yüzden. Çünkü artık bir kitap için ne aynı şekilde hayal kurabiliyordum ne de okuma hevesim kalmıştı.

Anca anca şimdi yepyeni bir hevesle serisini aldığım Dune’a başlayabildim o günden sonra. Yani ne Fahrenheit451’in bana bunu yapmaya hakkı vardı ne de benim bu kitabı bitirmem için bu kadar inat etmeme gerek vardı. Çünkü ne kadar zorlasam da yazılanı değiştiremeyecektim ve bu dil benim ısrarım sebebiyle bana zevk vermeye başlamayacaktı.

Bu ara bunu çok tekrarladığım için yazıyı bunu söylerek kapatıyorum. Okuma sürecinde memnun olmadığım paragraflarda ısrar etmek en iyi ihtimalle benim ömrümden götürecek. O yüzden de Dune serisine başladığım için ve yeni gömleğimi kendime yakıştırdığım için çok mutluyum. Çünkü Ray Bradbury’nin 1953 yılındaki düşünceleri üzerine kalemi eline aldığı yaşanmışlıkların suçlusu bugünümde ben olamam. Kusura bakmasın.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Açma Germe

Çok uzun bir süredir yazı yazmıyorum. Kendimce münferit sebeplere dayandırabileceğim bu durum başıma ilk kez gelmiyor. Hayatımın bazı dönemlerinde, örneğin bir konuya ekstra odaklanmam gereken zamanlar olduğunda veya doğru bir zaman olarak görmediğim dönemlerde de bunu yaşadım. Bu durumu her zaman için üstesinden gelmem gereken bir sorun olarak kabul ediyorum. Bugün için de konu farksız değil.

Çünkü ne zaman yazmaya ara versem, geri dönüşü gerçekten zor bir yerde buluyorum kendimi. Tekrar yazması ve kendimi ifade etmesi çok zor bir yerde oluyor benim için. Hal böyle olunca da daha çok yazı yazmam ve iyi kötü her şeyi karalamam gerekiyor. Ha’ bunu niye yapıyorum ki diye ben de kendime bazen soruyorum. Ama hayatımın sonuna kadar kendimi yazıyla ifade edebilmeyi kendim için bir hayat hedefi olarak belirlediğim için bu uzaklıktan hoşlanmıyorum.

Hayatında sadece geçtiği eşikleri ve yaşadığı ikilemler ile birlikte diygu durumlarını yazan biri olmak istemiyorum. Bazen şahsi veya üçüncü parti sebeplerle kendime sansür uygulasam da en nihayetinde tüm bunları kendim için yapıyorum. Bu sebeple yarın bir gün yalnızca iki yüz elli kelimelik dağarcığıyla burada yazı yazma gayesiyle güreşen biri olmak istemiyorum. Bunun için de elimden geldiğince böyle anları sebepsiz olarak doldurmam gerekiyor.

Teşekkür ederim.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.44 Yeni Malatyaspor

-ilk yazdığım yazının yengen vizesine takılması suretiyle ikinci yazımı yazıyorum-

Çok net sarhoş oldum.

Bu başlık altında onlarca daha iyi yazı yazmış olsam da, sanıyorum en samimisi bu olacak.

Derdine düştüğüm bir çok şeye değmeyeceğini biliyorum. Çünkü ömrüm boyunca, bahsedilenin her zaman ardındaki insan olmaya özen gösterdim. Yarınların içerisinde kendime umut bağlayacak herhangi bir şey bulacağımı biliyorum. Kendimden vermenin yüceliğine inanıyorum hikayemde. Yaptıklarımı tabi ki saymıyorum, ancak hor görülme noktasında her hamlemin müdafasındayım.

Bu da bir yerde benim en büyük handikapım oluyor.

Ama değen değerlere mesai harcamak ve bazı geceleri şarap içip, Sims oynayarak geçirmek beni inanılmaz motive ediyor. Bu konudaki tek nüans, cidden iflah olmaz bir ilgi meraklısı olmam. Gördüğüm ilginin altına düşmeyi hazmedemiyorum. Böyle olunca da problem yakalayabileceğim her noktada bu fırsatı değerlendirmemi gerektiriyor.

Çünkü ben şahsen böyleyim.-yapma ya!-

Yani ilgi görme hevesiyle yaptığım her hareketin arkasında durduğumda, herhangi birinin dişime dokunmaması beni yıkıyor. Böyle olunca da gezegeni yerinden oynatacağım şeyler yazmak istiyorum. Buna hata diyebilir miyiz, pek sanmıyorum. O sebeple kaprisimin çekilebilir bir yanı olduğunu düşünüyorum.

Glastonbury’de Coldplay hayaliyle yandıklarımın derdi olmaya henüz erişemedim, bu da benim ayıbım olsun artık ne diyelim. Eğer ki bu derdin dermanı olmaya erersem, birinci ağızdan mealini yazacağım.

Herkese sözüm olsun.

Bir çok defadır yaptığım şey iyilik kisvesi altındaki samimiyetsiz sessiz kalmalardan başka bir şey değil.

27 Aralık 2020

6LACK – Ex Calling

Merhaba;

Sinirlerime gereğinden fazla hakim oluyorum, birilerinin tepkisini görme ihtimali beni biraz tedirgin ediyor. Aslında çok net bir biçimde bu ben değilim ve bana yakışan da bu değil. Ama bir çok defadır yaptığım şey iyilik kisvesi altındaki samimiyetsiz sessiz kalmalardan başka bir şey değil. Kesinlikle bu halimden memnun değilim ve her şeyin daha iyisini hak ettiğimi biliyorum. Daha iyisini kendime sağlayıp sağlamayacağım konusunda da pek emin değilim açıkçası. Çok uzun süredir sürekli olarak kendimi şaşırtıyorum. Yine de doğru şekilde önemsenmenin ve beni iyi hissettirecek ısrarların özlemini duyduğum zamanlar oluyor.

Eski şarkılarımı ve eski tadımı arıyorum bu ısrarların ardında. Ama bu arayışı gerçeğe dönüştürmek adına, doğru adımları attığımı ummaktan daha ileriye gidemiyorum. Özlemini duyduğumuz şeylere yönelik düşünmek gerekirse, güzel parfümleri ve tadında içkileri hala üzerimde bulundursam da bu şekilde devam edemeyeceğim aşikar. İyi hissetmem için kendi yaptıklarım asla yeterli olmuyor. Biz ne yaparsak yapalım bazı şeyler için eninde sonunda umut etmenin ötesine geçemiyoruz. Bazı değişkenlerin ve halden anlaması gereken insanların insafına kalıyoruz.

Aslında bu kadar depresif değildim. Ama ne kadar şımarıkça olursa olsun, hayat bir süre benim üzerime titresin istiyorum. Öyle bir şımarıklık ki gecenin gündüzden daha uzun olduğu bir hayatı bile kendime yakıştıramıyorum. Gün dönümlerini ve gece gündüz dengesini çocukluğumdan beri çok takıyorum. Benim için yıl 21 Mart tarihinde başlayıp, 23 Eylül tarihinde son buluyor. Geriye kalan kısım sürekli olarak hayatı kendime daha çekilebilir kılmaya çalışmakla geçiyor. Benim bu depresifliğe itilmem de, bu seneki özel durumdan dolayı hayatı kendime çekilebilir bir yer haline getirememem yüzünden oluştu. Gecelerin uzamaya başlamasıyla birlikte başlayan huysuzluk en uzun geceyle birlikte tepe noktasına ulaştı. Bu da demek oluyor ki ilkbahar ekinoksuna kadar hayatın bana iyi davranmasına ihtiyacım var ve bahar aylarıyla birlikte şov yapmamız işten bile değil(!)

Kemal 🙂

Basit GoyGoy Günlükleri: 43. gün / pandemi.12

Keyfi olarak bir şeyler karalamaya ve yatmadan önce zihnimi boşaltmaya geldim. Kafamı susturamadığım için bir şeyler izlemeden uyuyamayanlardanım. Bu süreyi kısaltmak adına bir şeyler yazmanın bana iyi gelebileceğini düşünüyorum. Belki zihnimdeki bazı şeyleri buraya boşaltmak uyku öncesi beni rahatlatabilir. Çünkü sabahında geç uyandığım için özellikle pazar geceleri uyuma güçlüğü çekiyorum. Bu da pazartesi sabahımı çok zorlu bir maratona çeviriyor. Hayırlısı bakalım.

Geçen sene bu zamanlar Kuveyt’te olduğumu fark ettim. Bugünleri göz önünde bulundurursak, o da bir nevi karantina sayılırdı. Tabi o zamanlar karantinada yaşamanın nasıl bir şey olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu, ama aşağı yukarı bugünlerim gibiydi. Tek farkı o zamanlar biraz daha konforluydu. Hayatıma ve insanlara özlem yine vardı, yine çalışmak zorundaydım, yine istediğim gibi gezemiyordum ve işin en ilginç yanı yine istediğim gibi para harcayacak yer bulamıyordum. Anlayacağınız açık hava ve güzel müzik eşliğinde bir bardak biranın hasretini o zamanlarımda da çekiyordum.

Biraya hasret demişken; karantinanın başlangıcında alkol tüketimim, içtiklerimin alkol oranıyla doğru orantılı olarak gözle görülür seviyede artmıştı. Normalde bira üzerinden giden alışkanlığım, yerini viski ve cine bırakmıştı. Bu da vücut düzenimi ister istemez alt üst etmişti. Ben de bunun korkusuna alkolü bırakmaya karar verdim. Esasen benden beklenmeyecek kadar başarılı bir şekilde uyguladım bu kararı ve biriyle içme durumunda bile kalsam kendi çizgimin çok altında içtim. Bu da beni kendi adıma çok memnun etti. Evde alkol aldığım vakti nonogram ve sudoku çözmeye ayırdım. Nonogram zaten yıllardır üzerine vakit ayırdığım bir şeydi, sudoku da bana çok emekli işi gelse de ona da başladım. Beni sakinleştirdiklerini ve tahminlerimin üzerinde oyaladığını söyleyebilirim. Normalde her şeyden çabuk sıkılan ve istemediğim bir şey olduğunda sürekli mızmızlık çıkaran bir yapım var. Özellikle sudoku bu sabırsız mızmızlığımın önüne geçmekte bana çok yardımcı oluyor.

Bu arada tabi ki vakit geçirmek için yalnızca sudoku ve nonogramla ilgilenmiyorum. Son bir ay içerisinde The Mandalorian‘ın iki sezonunu bitirdim. Ve dizinin uzun süredir ekranda izlediğim en güzel şey olduğuna karar verdim. Normalde de kendimi dozunda bir Star Wars hayranı olarak nitelendirebilirim ama The Mandalorian beni bu normalin çok çok ötesine taşıdı. Detaylandırmak gerekirse; Din Djarin‘in karakter gelişimi, miğfer detayı ve zor durumda kaldığında normlarının değişmesi şu zor zamanlarımda inanılmaz yüzümü güldürdü. Eski karakterleri yeni halleriyle görmekle birlikte çok sevdiğim Rosario Dawson‘ı, hayranı olduğum Ahsoka Tano olarak görmek beni inanılmaz yükseltti.

Ayrıca bugün yazıya başlamadan önce de Baby Driver‘ı tekrar izledim. Normalde bir filmi ikinci bir defa izlemeyi yalnızca bir kişi için yapardım, ama çok sevdiğim bir film olduğu için dayanamadım ve tekrar izledim. Müzikleri, romantizmi ve başrolü beni tekrar mest etti. Ritmimi yakalayan romantizm beni gerçekten pamuk şeker gibi bir insan yapıyor. Uzun süredir besleyemediğim bu yanımı bu akşam için doyurabilmek beni sahiden çok memnun etti, mutluyum.

Mutlu olarak yatağa gitmeden önce size birinden ve gerçekleşmesinin imkansıza yakın olduğu bir hayalimden bahsedeceğim. Normalde öyle çılgınlar gibi sanat düşkünü bir insan değilim. Beğendiğim bir ressam olursa bir şekilde eski işlerini ve eğer hayattaysa kendini takip etmeye çalışırım. İki seneden beri beni çok yükselten Will Martyr bu tanımın gerçekten en elle tutulur örneği. Yaptıklarını ve kendini çokça takip etmeye çalışsam ve “yarın bir gün” diye başlayan hayaller kursam da büyük ihtimal ömrümün ilerleyen yıllarına kadar sanata o paraları harcayamayacağım. Ama Allah biliyor ve istiyorum. Keşke kullandığı o müthiş renkleri bir gün çalışma odamda görmek için ne yapmam gerektiğini bilseydim.

Teşekkür ederim,

İyi geceler.

İkimizin de yalnızca telefon ve kredi kartıyla hazırlanıp, cebimizde yalnızca taksi kadar nakit para taşıyacağımız bir gecenin özlemi içerisindeyim.

12 Aralık 2020

-malum çalma listesi-

Merhaba;

Günah Çıkarma seansıma hoşgeldiniz.

Aslında gayet nizami ve kararı verildikten sonrası özenle planlanmış bir yazı yazacaktım. Paragraf paragraf nereye ne şekilde değineceğimin etüdü yapılmış vaziyetteydi. Sırasıyla, eskisi gibi hissetmek istediğimden, hatırlı abilerin çokluğundan ama nitelikli dostların azlığından, her zaman için hayallerimin bir yerinde kurulu bir düzen istediğimden bahsedecektim ve Akdeniz Akşamları şarkısının Erzurum’da yazılmasını örnek gösterip yazının punch line‘ına geçecektim. Orada anlatmak istediğimi anlatıp, konuyu biraz daha uzatmayı ve kurduğum basit hayali detaylandırmayı planlıyordum. Bu hazırlıkların ardından kendime içecek bir şey hazırladım ve doğru anın gelmesini beklemeye karar verdim. Fark ettim ki doğru anın gelmesi beklediğimden çok daha uzun sürecekti ve bir yerde benim bile okumaya hevesli olmayacağım paragraflar yazacaktım.

Vazgeçtim ben de.

Müziğin beni hızlandırması bu kararımın yadsınamaz bir gerçeği oldu tabi ki. Ama yine de benim için çok net bir cayma oldu. Daha önce örnekleri olsa da bu denli bir planlamanın silinmesi yaşanmamıştı. Ben de bu cayma sonrasında direkt olarak yazının hepimiz için eğlenceli olacak kısmıyla başlamaya karar verdim.-Here is your punch line-

Gece hayatını özledim. Hem de deliler gibi. Bunu ne şekilde dile getirebileceğimi bile bilmiyorum. Hani kurulu düzenim diyebileceğim çıkmaların bile ötesinde bir özlem var artık içimde. Yani teoride kış aylarında dışarıyı çıkmayı, soğukta eğlenmeyi de özledim diyebilirim. Ancak pratikte işler o şekilde ilerlemiyor benim için. Şu sıralar tek bir hayalim var, ki bu hayal en iyi günümün bile bir tık ilerisinde kalıyor zihnimdeki şekliyle. Hayallerimi her yanıyla buraya dökebileceğimi pek sanmıyorum, ama mümkün olduğu şekilde anlatmayı deneyeceğim. Çünkü benim de kendimi ve çevremi korumak adına içimde beslediğim bir otosansür kurumu var ve ona göre anlatmak durumundayım her şeyi.

Sonuç olarak,

Kız arkadaşımla eğlenmek istiyorum. Bu benim daha önce doyasıya yaşayabildiğim bir eğlence modeli değil. İkimizin de yalnızca telefon ve kredi kartıyla hazırlanıp, cebimizde yalnızca taksi kadar nakit para taşıyacağımız bir gecenin özlemi içerisindeyim. Değil çanta, cüzdana bile yer yok hayalimin içinde. Tarih olarak da yaz aylarından-özellikle temmuz- birinde hafta içindeki bir gecenin yarısını istiyorum. Aklımda hafta sonuyla birleştirilmiş bir cuma tatili öncesindeki perşembe gecesi var.

Doğru kıyafetler giyilmiş, evde başlangıcı yapılmış ve takribi on bir gibi karar verilmiş bir gece kurguluyorum kafamda. Tekrar ediyorum; yalnızca telefon ve kredi kartı, nakit para bile taksiye yetecek kadar. Tercihen çatısız bir mekanı tercih etsem de yüksek tavanlı bir yerde de işimiz görülebilir.

İnanılmaz yüksek seste, tekrar eden ritimlerle bezenmiş bir çalma listesi istiyorum. Mekan mümkünse bara rahatça ulaşabilecak kadar boş, ama dans ederken de kendimi ucube gibi hissettirmeyecek kadar dolu olsun. Ve yine tercihen, yanımda minimum iki maksimum dört kişi olmak üzere doğru dağılmış bir arkadaş çevresi istiyorum. Arkadaş çevresi olmasa da olur, onunla baş başa eğlenmeye de varım.-seve seve hem de-

Otosansürle birlikte ez cümle sonuca yaklaşmak gerekirse, ilk etapta gece ikiye kadar dans etmek istiyorum. Deliler gibi bir dans etme şekli ama. Kan ter içinde kaldıktan sonra gece iki gibi de sarhoş olma hayalim var. Mümkünse yüksek alkollü içkiler tüketip ağzımdaki tatlı tat ile eğlenmek istiyorum. Kalabalıklar içerisinde bile baş başa kalabileceğim bir birlikteliğin içerisinde olduğum için de mümkünse kız arkadaşımla aynı seviyede alkol tüketimi yapmak istiyorum. Bütün bunlarla birlikte karanlık bir zaman atlaması sonucu saati dört beş edip, sarhoşluğumun daha fazla suyu çıkmadan eve dönmek istiyorum.

Eve döner dönmez de Sıla gibi uyuyup, anlaşmadan ölmemek istiyorum.

Basite indirgemek gerekirse; ciğerlerime bol bol akşam havası çekmek, dans etmek, bolca alkol almak ve kahkahalar atmak istiyorum. Teşbihte hata olmaz ama, yeni öğrendiğim bir olgu olan-need to feel loved- sevildiğimi hissetmeye olan ihtiyacımın tümüyle giderilmesini istiyorum.

Saygılarımla,

Kemal 🙂

Basit GoyGoy Günlükleri: 42. gün / Zayıf Bir Yazı

Keyfi olarak yazı yazmak için yazıyorum bu gece. Bilgisayar önümde beliriverdi ve çok çok uzun süre sonra ilk kez bira içmiş halde buldum kendimi. Tüm şartlar beni yazı yazmaya itti ve karşınızdayım. Kendimi İzmir Çıkartması yapan Zeki Müren gibi hissetmiyor değilim açıkçası…

Şahsen tadım yok değil ama durumlar da ortada. Pek fazla palazlanıp da keyfimizi yaşayamıyoruz şu günlerde. Riyakarlık edip yazı yazmayabilirdim ama elimden gelmişken neden yazmayayım değil mi. Keşke elimizden mekan koridorlarında elimizde telefonla, ayakta duramazken yazdığımız yazıları paylaşmak gelse ama olmuyor. Gerçekten çok özledim gündelik yaşayıp her gece ölebilmeyi.

Konuyla ilintili olarak, bir hafta izin aldım. Önümüzdeki hafta pazartesiye kadar evdeyim. Daha günleri yaşamaya başlamadan “ne yapacağım” derdine düştüm. Her günüm için bir plan belirlemeye ve kendimi sıkıntıya sokmamak üzerine büyük bir mesai harcıyorum. Çünkü emekli dedeler gibi evde oturdukça sorun yaratasım geliyor. Sürekli olarak oflayan ve “ben ne yapsam” diye etrafı kurcalayan bir tipe dönüşüyorum. Allahtan akşamları alkol var da saatleri daha çekilebilir kılıyor. Aksi halde geceleri kime saracağımı ve ne denli rahatsızlık yaratacağımı çok iyi biliyorum. Gerginlik de cabası.

Güliz Ayla’nın dediği gibi; biz böyle değildik, kim düştü ilk?

Bu kısma girmeyeceğim çünkü çok kafaya takıyorum ve sorun çıkarıyorum. Olmuşlardan ziyade olacaklara meylimi törpülemem lazım. Kesinlikle anda kalmayı ve tepkimde tutarlı olmayı beceremiyorum, bu da beni üzüyor. Dediğim gibi bu yüzden bu kısma girmeyeceğim. Zaten girsem de söylemek istediklerimi hiçbir zaman söyleyemiyorum, ne yazık ki çözüm noktasında iletişim kurmak elimden gelmiyor. Çok yumuşak ve kırılgan bir adama dönüşüyorum.

Neyse,

Sanıyorum ki ben elimde sigarayla aynı verandada beklemeye mecbur hisseden cinsten bir insan olacağım bir müddet daha.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Yoklarım

İlgi aramamın bence yanlışı yok, en nihayetinde ben de bu hayatın bir ferdiyim. Benim de herkes gibi bir ihtiyaç piramidim var. Bu piramitte, güvenlik ve fizyolojiyi çözdükten sonra ilgiye ihtiyaç duyuyorum. Ve bu tatminiyeti sağladıktan sonra saygınlık kısmına geçmem gerekiyor. Tahmin edin saygınlığımı kendime ispat edebilmem için ne eksik hayatımda.

Evet, doğru…

Ne yazık ki hayatın da bu konuda bir bildiği yok. Sürekli olarak, sebepsiz yere beni sana kırdırıyor. İş bilen bir sistemi olsa hiç bu toplara girmeden sorunumuzu çözebilirdi.

Fazla bir seçeneğim de yok artık. Kader, karar iplerini bu sefer benden yana kullanmadı. Göbeğimin ortasından çatlasam da, her ihtiyaç duyulan yeri anlayışımla sıvasam da tel tel dökülüyoruz. Görünen kadarıyla da çok çok uzun süredir yalnız başıma anlayış gösteriyorum hatta savaşımı da gölgelere karşı veriyorum.

Bugün bir plan yapmıştım, “sen gelme” dediler bana. Anladığım kadarıyla bana da gerek yok. Köşede oturup yemek yiyebileceğim bir atmış dakikanın talebindeydim, gerginlik sebebiyle red yedim. Olsundu, olabilirdi.

Derdim artık ilgi değil sanırım. Hoşuma gitmeyen her konuyla sınanmaktan yoruldum. Yoksa kalbimden gelen her şeyi sorgusuz sualsiz yapmaya devam edebilirdim. Ama münferit saatler arasındakı herhangi bir yirmi dört saatte bile sadece hoşuma giden şeyleri yaşadığım bir vakit olamadı.

Umarım hepsini abartıyorumdur ve umarım bu yazıda haklı olduğum bir kelime bile yoktur.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Mori

-dün akşam kalbimden geçenleri inceltmeden, yer yer de sansürleyerek karalıyorum bu akşam-

Otosansür beni çok üzerdi. Ama bugün bu rüzgarların sahibi benden korkmasın diye başvurmak zorundayım.

İçimdeki çocuğun bacağını kırdığımda bilerek yanlış kaynattım ki dilenirken topallarsak daha çok kazanırdık bu hayatta.

Bu giriş pek hoşuma gitmese de duyduğum açlık sebebiyle yaptıklarımı ancak böyle açıklayabilirim.

Cemal-i baki’ye kavuşma hissim ilk kez gücüm yetmediği için şehvetlendi. Yoksa uzunca bir süredir vuslat hevesim yoktu. İlk kez kendimi yumrukladım ve yalnızca kendime yediremediğimden isyana meyletmedim. Yetti çünkü bir yerde, içime tak etti ve ağlamak harici elimden bir şey gelmedi. Köprülerin ardı daha huzurlu ve bereketli geldi ama işlemi hızlandırmaya da o izin vermedi.

İlk defa ölümden korktum, gururumdan korktum ve kendi aciziyetime sinirlendim. Son bir defa boynuna meylettiğim sevgilimin hayat gerçeklerinde boğuldum. Mutlu değildim ve hayata koyacağım noktadan sonrasına daldım.

Affedin.

Çok derine daldım ve burada cümlelerin arasının açılmasına engel olamıyorum. Her istediğimin olmasına ama istediğim gibi olmamasına dayanamıyorum. Bu da benim aciziyetim.

Çok uzun süredir kimse bana sen ne yapmak istiyorsun diye bir soru sormadı. Kimse gelip de senin hayatını kolaylaştırmak için şunu yapıyorum demedi. Kendi kendime gelin güvey olup çok kişinin hayatına parmak attım, çok kişinin sırrı oldum. Ama kimse gelip de bana yarenlik etmedi.

Beni benden çok sevenin yarenlik ettiği bir ütopyaya heveslendiğimi biliyorum.

Kafam çok karışık.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Selfmade Birkaç Lira

Dünyanın kendime göre en doğru bildiğim yanlışıyla uğraşıyorum. Mutsuz değilim, ama motivasyonumda kırıklıklar seziyorum.

Ben hayatta kalmayı alışkanlık haline getirerek büyüdüm. Her şeyim vardı ama bir o kadar da yokluk içinde yaşamam gerekti. Bu ikilem sebebiyle de her şeyi kendim yapmak zorunda kaldım. Çok şükür ki hayatımı ve çevremdekileri selfmade birkaç liramla bir yerlere getirebildim ve yine çok şükür ki artık herkes hayatta.

Bu selfmade az buçuk liramın getirdiği özgürlük hissi ve imkan verme hazzı bir yerden sonra beni inanılmaz motive etmeye başladı. Hatta öyle bir motivasyon ki, yüzünün gülmesini istediğim insanlar için bir yerden sonra cebimdekileri vermek beni doyurmadı. Ben de vaktimi, çevremi hatta emeğimi harcamaya başladım. Çok şükür öyle temiz harcadım ki halen daha dönüp bakma ihtiyacı duymuyorum, helali hoş olsun hepsinin.

Hal böyle olunca motivasyonumun nerede kırıldığını çok net biliyorum. Bazı düşkünlüklerim var ve bunlar vermesi gerektikleri tepkileri vermeyince kimyam bozuluyor. He’ şöyle bir durum var ki bu tepkileri de değer yargılarım belirliyor, yani aslında kimsenin böyle bir yükümlülüğü yok. Bu sebeple, aslında motivasyon kırıklığımla ilgili suçlayabileceğim hiçbir nedenim yok. Yalnızca istediğim gibi gitmeyen tek bir şey sebebiyle hayata “meh” diyorum.

Tabi ki insanlar benim onlar için harcadığım şeylere muhtaç değil bunu çok iyi biliyorum. Ben bunu kendi isteğimle ve bazı şeyleri daha iyi kılmak adına yapıyorum. Çünkü ne kadar aksini düşünürsek düşünelim, öncesinde yaşadığımız kötü şeylerin büyük bir çoğunluğu bizim suçumuz değil, bir şekilde bizim başımıza gelmiş şeyler. Ben de geçmişi değiştiremesem bile “iyi ki o siktiriboktan şeyleri yaşadım ki bugünün güzelliği daha iyi hissettiriyor” demeyi ve dedirebilmeyi çok seviyorum. Ama ben tam bir şeyin üzerindeyken insanların “bokunu çıkarman beni ürkütüyor” demesi beni paramparça yapıyor. Ciddili parçalanmaktan bahsediyorum.

Ben gerçekten erircesine seven bir insanım ve bu halim beni çok memnun ediyor. Tam bu halime marş belirlediğim bir Rozz şarkısı var. Bu şarkıyı daha önce paylaşmıştım burada, şimdi de manidar sözleriyle bu absürd yazımı sonlandırayım;

Yaklaş, bir ışık geçmesin aramızdan.
Başını hadi omzuma yasla.
Bana bembeyaz sonları anlatma,
Ruhum simsiyah anla.
Beni boş ver, ama bizi kurtar.
Aramızda bir sır var.
Sana söz verdim ben unutmam,
Sen de unutma.

Teşekkür ederim.