Sanki sensiz yaşayabilirmişim gibi hissetmeyi özledim.
Etiket: hayal
Uykuyla aldattığım düşlerim var.
Gördüğün her parlak şey altın veya elmas olmak zorunda değil.
19 Haziran 2014
Wiggle – Jason Derulo
Merhaba;
Gördüğün her parlak şey altın veya elmas olmak zorunda değil.Taviz verilmeyen zevklerin yarattığı gereksiz eleştirmenlikler hiç hoşuma gitmiyor.İnsanın ukala olmasını anlarım, karakter meselesidir, ancak eleştirmenlik bu seviyelerde sadece yeni zevklerden uzaklaştırır insanı.Bunu neden yazdım… İnsanlarla farklı şeyler konuşmayı çok severim, belki bir şeyler öğrenirim diye.Ancak son zamanlar bakıyorum da genel bir konu beğenmemezlik var sanki.Yaptığım şeyler hoşuna gitmese de çok şey öğretti bana.Benim de hiç hoşuma gitmez mesela boş anıları dinlemek ama patlatmıyorum anlatılan konuları.Sen de otur dinle belki bir şey bulursun kendince zevkli.Böyle bir şey işte; şahsi bir sinir değildi bu sadece dediğim gibi hobi lan bunlar zaten her şeyini anlatamam bunların, o zaman hobi olarak yaptığım şeye ihanet ederim.İki dakika konu olsun bize.
Neyse işte.
Dün Demet’le buluştum.Klasik yine oturduk konuştuk, biraz dertleştik diyelim.Konuların arasında bir tespitim vardı ona değindim; beni hiç mutlu etmese de benimle tamamen aynı fikirdeydi, çok dokundu içime.Şaka bir yana dedim ki; Tiziano Ferro, Ricky Martin‘in genç hali ve Lee Ryan gibi tiplerin 2000’li yılların başında karizmasının artması beni hala ayakta tutan.Çünkü ne zaman ki bu tipler ekranlardan çekildi işte benim çöküşüm orada başladı.Böyle kaslı kaslı sakallı tipler sardı etrafı, benim bütün piyasam yerlerde.Ricky Martin bile dayanamadı koca adam önce sakal falan yaptı kaslar falan iyi gidiyordu sonradan bir baktık gay oldu 🙂 Tiziano Ferro öldü sandım bir ara o kadar uzaklaştı o da bu olanlardan sonra, yazık oldu koca adama ’80 doğumlu o bi’ de.O sebeple elimden bir şey gelmez bu sebeple ben de kendimi en iyi tanıtabileceğim kıza kadar bekleme kararı aldım, baktım geldi öyle bir kız başlarım konuşmaya.Çünkü artık eskisi gibi öyle yazan eden yok, sapık anonimim bile kalmadı siz düşünün… Piyasası sönmüş pop müzisyenleri gibi hissediyorum.Sanki başarısız da olsa kariyerime devam etmek ya da klas bir şekilde çekilmek yenilgiyi kabul etmek arasından karar vermek gibi.Satmayan bir albüm falan çıkarırım iyice rezil olurum falan.
Bu arada gelelim şarkıya.Böyle bir beat var mı ! Canıma kastetti bu şarkı “wiggle wiggle wiggle”.Ve gerçeküstü bir şekilde rahat söylüyorlar şarkıyı.Hadi Snoop‘dan beklenen hareketler bunlar da Jason sen ne yaptın bunu açıkla… Kadife gibi ses bu kadar cool kullanılmasın bir daha.Cidden takıntıya yol açıyor, hoş değil.Ve bu Brezilya’lı Dünya Kupası günlerinde inanılmaz gitti.Her maçı izliyorum, evde sapık gibiyim; saat tanımaksızın maç izleyen bir tip.
Bitirmeden şunu anlatmak istiyorum; istatistikten kaldım.İşte buna içilir… Üniversite hayatımın ilk bütünlemesine bu yaz giriyorum.Sistemi bir açtım bildiğin kocaman bir F yazıyor.God damn ! Çok iyi sövdüm allahtan içimde siniri kalmadı.Ama çok üzülmüştüm, normalde derslerim çok iyiydi ama durum ortada… Patladık, hiç hoş olmadı.Vartan da kaldı zaten, sınıfın kalan on kişisiyle birlikte… Bütünlemede şenlik var.
Ben gidiyorum.Kötü bir yazı olmadı sanırım, benim hoşuma gitti.Büyük ihtimalle yaz boyu İstanbul’dayım daha görüşürüz, ben yazarım size…
Kemal 🙂
Uyan !
Uyumak için önümüzde sonsuzluk var.
Ataköy, Lana Del Rey, Teal Gökyüzü
31 Mayıs 2014
Lorde – Tennis Court
Merhaba;
Asla o “Lana Del Rey blogu” olamadım, esasen olmak da istemiyorum.Baştan bu konuda anlaşalım istiyorum çünkü hiç hoşuma gitmiyor o tarzdaki insanlar.Ama kadını ve şarkılarını inanılmaz seviyorum o ayrı konu.
Her neyse;
Beni buraya iten nedeni kullandım başlıkta.Bugün akşam saat sekiz gibi yürüyüşe çıktım yine Ataköy‘de.Güneş batarken yürüyordum işte.Teal gökyüzü tamlaması oradan çıktı, tam da o rengi andırdı gözlerimde.Yazıdan sonra atabilirim fotoğrafını karar veririz hangi renk diye.
Orayı bu kadar çok sevmemin nedenlerinden biri de bu renk işte, gözlerimi gökyüzünden ayırmadan bir saat boyunca yürüyebiliyorum.Ve yürürken sürekli yalnız oluyorum.Düşünmek için çok yardımcı oluyor mavinin o tonları.Tamamiyle kırmızıya adadığım bir ömrüm varken maviye bu kadar muhtaç olmak kendi içimde gülünç bir duruma düşürüyor beni.Çünkü fener çakılmış tavşanlar gibi kal geliyor bana oradayken, ellerim otomatik olarak kulaklıklarıma gidiyor ve sanırım Lana benim için Ataköy‘le bir oldu müziğimde, başka bir şeyi dinlemeyi yakıştıramıyorum.
Ve bütün bu düşünme sırasında hiç bozmadan aynı yolumda yürümeye devam ediyorum, tekrar tekrar aynı sokaklar.Bu bana hayatımdaki eski yeni farklılıklarını gösteriyor.Çünkü beş yıldır bu şekilde oraya gidiyorum ve kafama takılanları düşünüyorum.Sürekli bir değişim oluyor.Ve o kadar çok şey değişiyor ki bu zaman aralıklarında, gerçekten şaşırtıyor… Böyle zamanlarda orada sora sora kendime motto edindiğim bir söz var, ne zaman söylesem bayat bir espriymiş gibi tebessüm ederim; “Eskilerden kim kaldı?” korkunç bir söz bu, karakterine işliyor insanın.Her kafam takılıp oraya gittiğimde soruyorum ya bu sözü kendime, cevap hep aynı; kimse.Eskilerden hayatımda kimse yok, hatta eskiler diye bir tarif yok bende artık.Bir iki hayatımda ağırlığı olan taş dışında eski diye tabir edebileceğim bir şey yok.Sanırım çok da kötü bir şey değil.
Born To Die dinlerken mavinin her tonunu gördüğün gök yüzü altında, olmak istediğin yerdeysen eğer hayatta her şey mükemmelmiş gibi hissedebiliyorsun.Ve öyleymiş gibi yapabiliyorsun… En başından beri söylemeye çalıştığım o; bu histen ilk yazılarımda bile bahsedip, herkesin kendisi için böyle bir yeri olmalı demiştim.Onun nedeni buydu işte, bu hissi yaşamak, gözlerinle göremediğin şeyleri görmek.Bu konuda sanırım tek eksiğim elimden tutacak olan o Adriana sesli hanım arkadaş.Çünkü orada onu hiç yaşayamadım, benimle aynı frekansda el ele orada yürüyebilmek çok uzak ve ütopik bir hayal gibi geliyor.Neyse sanırım bu yazıda o konuya girmek istemiyorum.Çünkü sapıyor her şey.
Geçen hafta Kapadokya‘daydım, güzel gezdim.Detay verir miyim bilmiyorum, daha Adana‘yı bile yazmadım ki o başlı başına bir hikaye.Her neyse işte.
Lorde‘yi çok sevmemin nedeni bir gece saat dört civarı Trance‘de bunun klibi çıkmıştı.Ben böyle yarı baygın uykulu halimle aşık olmuştum Royals klibine, sonra ruhuma işlemiş.Böyle de güzel hikayesi var işte.Bana huzur veren sesi var onun da, teal gökyüzü altında olmak istediğim yerde yüzümü güldürüyor.
Özgürlük ve yalnızlık aynı anne babanın çocukları, ikisini ayırmak mümkün değil.Ben ikisiyle mutlu olmaya çalışıyorum.Az olan etrafımdakileri seviyorum artık.Çünkü çok rahat bir insanım ve gerginlikten hiç hoşlanmıyorum.Bu sebeple yalnızlıktan korkmuyorum.Yalnızlıktan korkmayan bir insanın rahatlıkla taş kalpli olabileceğini öğrendim.O kadar sert olmak hoşuma gitmez sanırım.O yüzden ilginç bir denge kurmalıyım, bana huzur veren rahat arkadaşlara canım feda; onlar hep etrafımda olsunlar.
Teşekkür ediyorum
Kemal 🙂
Elbet bir şekilde geçecek günlerim
20 Mayıs 2014
Rachid Taha – Barra Barra
Merhaba;
Kara Şahin Düştü.Unutmayın bunu yazının sonunda Kara Şahin‘in kim olduğuna karar vericez.
Hayatımda ilk defa yazının ortasından başladım yazmaya, ama konuya göbekten atlamak hoşuma gitmedi sildim hepsini.Çay demlemek gibi, sırasını değiştiremezmişsin yapman gerekenlerin, yerleşmiş bir düzeni varmış yazmanın.
Uzun süredir arada kalmış durumdayım.Sanırım biri benim hoşuma çok gitti ama söylememek daha kolayıma geliyor.Yani kendimi okuduğumda bunu görüyorum.Ama yazamadığım bir şey var, hayatımın ritmi.Çok uzun süre sonra hayatım böyle güvenli bir şekilde devam ediyor.Her açıdan sakinlik ve bir düzen hakim yaşantımda.Bu arada “Didi” açtım onu dinliyorum, Rai çok severim bilirsiniz.Neyse işte o kız hayatıma gerçekten güzel bir renk verdi ama şu anda o tarz bir ilişki bana ne yaşatır öğrenmek istiyorum.Tek büyük derdim çarşamba gününe yetişmesi gereken ödevim, onun dışındakilere pek de kulak asmıyorum zaten.O sebeple hayatıma ne tür sorunlar girer, ya da girmeli mi !?
Neyse şuradan deneyelim; sonuçta bizim orada göte göt denir.Öyle ekstradan kelimeye ihtiyaç duymadan, yekten konuşurlar her şeyi.Şimdi bir durum değerlendirmesi yapalım.Ben bu kızdan hoşlandım, evet; az çok tanıdım da.Ama ben buna istemeden bu durumu belli ettim ki kendim bile kabul etmek istemiyorum.Kızın tepkisi pek iyi olmadı, gayet net terslendim diyemiyorum ama oluru da yok gibi hissettirdi şimdi.Bu durumda benim normalde hiç umursamadan onu boş vermem lazımdı.Peki ben ne yaptım, hiç umursamadan onu boş verdim… Ama sadece o anda, yani sonrasındaki yazı malumunuz.Şöyle de bir şey var ki ben olmayacağını anladım o tepkiden sonra.Ama onun bana verdiği bu yazma isteği çok hoşuma gitti, hala da gidiyor.Hani Zerrin Özer derdi ya “Ben seni değil, seni sevmeyi sevdim.” diye, on numara demiş meğersem.
O kadar vurdumduymaz bir haldeyim ki kendim için bu kadar önemli bir konu olmasına rağmen bunu bu kadar esnettim, erteledim.Sanmıyorum ki gerçek olsun bu ilişki benim için, ama tadı buradan bile çok güzeldi.Hem şöyle de bir açı var bu işte, sanırım ilk defa denemeden karar verebildim (!)
Ya Rayah dinlemekteyim, en sevdiğim.
Önümüz yaz ne olacağı belli olmaz, benim en sevdiğim mevsimdir sonuçta.Elbet bir şekilde geçecek günlerim.Ama ben o alıntıları yazmaya devam edeceğim.Hemde olmayan bir kız için, kim bilir belki o zamana işler değişir.Fakat yazmak istiyorum bu tarzda, karşı cinse olan aciziyet ve aidiyet duygusunu aynı anda hissetmek çok hoşuma gitmişti.
Kara Şahin de Amerikan yapımı taarruz helikopteri.Buna ait olan bir film var bilirsiniz, ’93 Somali İç Savaşına giden Birleşmiş Milletlerdeki Amerikan kuvvetlerinin bir gününü anlatıyor.Ve filmin konusu da Titanic misali, düşmez denen helikopter düşüyor.Sonrası malumunuz anlatılmaz, izlenmeli.
İşte bu durumda Kara Şahin kim oluyor; boş veren ben mi, yoksa tam olarak haberi bile olamayan o mu bilmiyorum.Bu vakitten sonra pek de önemli değil zaten.Güzel hikayeydi.
Umarım yakın zamanda adam gibi bir konu için geçerim klavye başına.Uzun yazmanın tadı tuzu başka.Beni bu vakte kadar takip eden, tavsiye veren herkese çok teşekkür ediyorum.
Son olarak Aysel Gürel’le bitirelim, o çoğu zaman haklıdır, en sevdiğim de Sezen Aksu şarkısıdır heralde.Konumuzla hiç ilgisi yok.
Neden bilmem özlüyorum ellerini ver,
Yok yalan değil artık inkar etmiyorum yeter.
Hatta belki seviyorum istiyorsan eğer.
Kemal 🙂

Yaz kaçıyor ben kovalıyorum, iyi mi ?
Aşkımı gözlerinde unuttum.
Çok uzun süredir hissizim, mutsuzum ve sensizim.
Göz göze gelmemiz gerek…
Ellerin çok güzel,
Ve tabi tarzında.Kalbimin ağzımda atmasının nedeni,
Korkuyorum, kaçıyorum ve seninle konuşamıyorum.
Oysaki senin için upuzun bir yazı planlamıştım,
Ama sanırım dört kere sildim o yazdıklarımı…
Kafamı bir kaldırdım, karşımdaki yok.”İnsan buna ne tepki verir ?” diye düşündüm önce, sonradan “İnsan olsan kendine bunu yapmazdın.” dedim kendime.
10 Nisan 2014
La Tortura – Shakira & Alejandro Sanz
Merhaba;
Savaş boyalarımı sürdüm, intikam için hazırım.Geçen yazımın intikamını almaya, eğer okuyanım varsa onun da gönlünü almaya geldim.Bakalım ne derece başarı sağlayacağım…
İlk olarak, bu şarkıyı açmadan önce son günlerimin kahramanı Yalın – Yeniden dinliyordum… O son sahne hala sıcaklığını koruyor ruhumda, unutamadım, çok tatlı.Gerçekten öpüşülmesi gereken bir mesele varmış aralarında, orada onu halletmişler.Çok net anladım yani bunu.Son zamanlarda anlatmaya çalıştığım hanım arkadaşın profil kalıbını gördüm onda.
Ve bu şarkıyı seçme nedenime gelelim… Esasen bütün hikayenin teması bu şarkı.Shakira’nın “Ay amor” demesinden bahsetmiyorum, hayır.Esas olay bunun bir ayrılık şarkısı veya trip şarkısı olması.Şarkının başındaki sözler “Trip atıyorum ama ne çektiğimi ben bilirim” değerinde, içerisindeki serzeniş de kesinlikle barışmak için söylenenlerin aynısı.
Peki ben buraya nereden geldim;
Bilirsiniz belki uzun süredir aşkla alakalı şeyler, hayal ettiğim ilişki ve o kişi hakkında yazılar yazıyorum.Hiç pişman değilim açıkçası bundan.O kadar aşk kokuyor ki hava benim için, bunları yazmazsam çatlarım diye düşünüyorum.Bazen de ben bu kadar fazla üstüne düştüğüm için bu hava geçmiyor diye diretiyorum.
Her neyse işte yazı konusu arıyordum intikam için; geçenlerde kendime “Madem bu kadar iddalısın, bakalım onunla aran bozulunca ne yapacaksın ?” dedim.Deli işi gibi görünebilir oradan ama ben çok derin odaklanırım böyle durumlarda ve hayal gücümü de çok severim… Ve başladım yürümeye, böyle deli gibi hızlı hızlı yürüyorum.Yürürken de kafamda kuruyorum; uzun saçlı, biraz ukala işte ağzı şöyle yüzü böyle bildiğin yazılımını yapıyorum sevgilimin.O ara bi’ yerde masaya oturdum ve kahve söyledim.Klasik yine hiç şekersiz Türk Kahvesi yanında bir dilim limon atılmış sade soda… Bir yudum aldım kahveden ve fark ettim ki yazılım tamamlandı kafamda.Hayali sevgilim masanın diğer ucunda bana küsmeye hazır, nedeni de belli “Kıskançlık”.Yine kahveden içerken o cümleyi duydum sevgilimin o kalın Adriana Lima tarzı sesinden, “Basit, onu hiç sevmiyorum ve istemiyorum.” dedi.Tam cevap hazırlığındayım kafasını çevirdi bana, konuşmayı kesti.İnsan en büyük zulmü kendine yaparmış bunu öğrendim orada ben… Ne yapsam suratıma bakmıyor dinlemiyor beni, inatçı manyak ! Konuşmaya çalışıyorum takmıyor, ellerine uzanıyorum kaçırıyor, ne denersem deniyim suratıma bakmıyor.O ara fark ettim ki sodayı içmişim kahve soğumaya yüz tutmuş böyle, bildiğin zamanımı geçirmişim o şekil.Neyse baktım olmuyor sonuçta kendimi kandıramıyorum, uğraşmam lazım bunun için.Aldım elime peçeteyi bi’ kalem istedim garsondan.Sonucu da hiç düşünmedimki o zamana kadar, barışsa yani kendimi kandırsam ne olacak bilmiyorum… İşte aldım ben kalemi elime bir şey bekliyorum böyle gelecek yazıcam.Hayatımda ilk defa çok basit bir şey bile olsa, serbest bir şiir yazmaya çalıştım.Gerçekten şiir yazabilene saygım sonsuz bu vakitten sonra.İki kelimeyi yan yana getirmek ne kadar zormuş… Bol bol üzeri karalanmış kelimelerin arasından şiirim çıktı böyle hafiften;
Sevdiğim kadının ellerini tutamıyorum şu an…
Dudaklarının sıcaklığını bu mesafeden hissettiğim kadın, sevgilim;
Gözlerime bakmıyorsun ve gökyüzüm kararıyor.
Ne olur bununla sınama beni, gücüm yetmiyor.
Kafamı bir kaldırdım, karşımdaki yok.“İnsan buna ne tepki verir ?” diye düşündüm önce, sonradan “İnsan olsan kendine bunu yapmazdın.” dedim kendime.Şiiri bu yazı için telefona geçirdim, baktım hikaye intikam alabilecek kadar güçlü.Kalktım eve geldim.
Bunları yaptırabilen hep yalnızlık diye suç attım yalnızlığıma.Ama içten içe yalnızlığıma teşekkür eder oldum, mükemmel zaman geçirdim kendi kendime.Ha bakın hala sorunlu hissediyorum kendimi ama maksimum iki saat oturduğum masada kim bilir neler öğrendim, hiç olmadı şiir yazdım…
Şimdi tek eksiğim bana bunları yaşatacak olan 🙂 Severim bu şekildeki duygusal şeyleri.İlişkilerin bu şekilde sırları olmalı, o zaman renklenir her şey.
Aslında Yalın’ın dediği gibi “Yıllardır bekliyor kalbine değmeyi bu cümleler.”
İntikam için bu kadar uğraşmaya değdi mi bilmiyorum.Yazım güzel oldu mu onu da bilmiyorum.Ama dediğim gibi, kendi kendime mükemmel eğlendim.Blog yazdığım ilk güne, beni buna iten ilk nedene çok teşekkür ederim.
Kemal 🙂