Askerden gelmiş gibiyim.

1 Şubat 2021

Melike Şahin

Merhaba;

Son yazıma bakıp gülmemek elde değil. Tam olarak dokuz ay on yedi gündür yazı yazmıyorum, ne tutarlılık ama. Azıcık daha dişimi sıksam bir seneye tamamlayacakmışım belli ki arayı ama bugünden yazasım geldi. Kendi evimdeyim-evet- ve viski içiyorum-haliyle-, bu sebeple neden böyle bir çılgınlık yapmayayım ki dedim ve buradayım. Güzel bir yazı olmasını beklemiyorum tabii ki ama hadi bakalım karalayalım bir şeyler.

Son yazımı yazdığımdan beri hayatımda ne değişti diye başlamak gerekirse, her şey değişti. En önemlisi aşık oldum, büyük aşık oldum hem de. Sonrasında işi bıraktım ve askere gittim. Altı ay boyunca askerdeydim. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çatısı altında acemi birliğimde Kütahya, usta birliğimde Batman’da askerlik görevimi ifa ettim. Ne kattı veya ne götürdü kısmıyla ilgili uzun uzun yazacağım günler olacaktır elbette ama bugün ne kadarını anlatırım veya anlatır mıyım bilmiyorum. Askerdeyken aşık olduğum kadınla eve çıktım ve evet “kendi evimdeyim” yazarken gerçekten kendi evimdeydim. Kendisi şu anda içeride yatıyor, sabah işe gideceği için uyuması gerek… Ben asker sonrası işsizlik çilemi doldurmakla meşgulüm, bu sebeple gönlümce içip haytalık edebiliyorum. Çile falan demişken öyle üzülmeli ağlamalı bir şey değil, çok şükür durumum çiçek gibi. Minyon refahım içerisinde mutluyum, çok mutluyum hatta. Belki de hayatımda ilk kez bu hayatın bana ait olduğunu bu derecede hissedebiliyorum, çok şükür. Derdiyle, tasasıyla ve en önemlisi güzellikleriyle kendi hayatımı yaşıyorum yaklaşık on gündür.

-Uykum fena halde kaçtı, havam değişti ve nasıl devam edeceğimi düşünüyorum tam kırk beş dakikadır-

Yazının göbeğinde olur olmadık bir haber aldım ve gece üç şu anda. Yani iki saniye güzellemeye de gelmiyor bu hayat, neyse. Çok şükür iyiyim, zordu ve geçti. Altı ay ciddi manada iyi bir sınavdı ve çok şükür atlattım. Kız arkadaşımın her saniyesini bana ayırması, kardeşimle birlikte annem ve babamın ilgisi beni bu süreçte delirmekten uzak tuttu. Gerçekten delirmeye çok yaklaştığım anlar oldu ama delirmedim. Bazı şafakları zor saydım, bazıları gerçekten kolaydı. Bir şekilde atlatıldı ve geri gelindi.

Geldiğimde de hanımın sürprizleriyle karşılaştım. Ben uzaktan destek olma gayretindeyken bu kadar güzel bir evin sahibi olabileceğimi tahayyül edemiyordum tabii ki. Tavşandan şapka çıkarmaya(!) varan muhteşem sonuçlarıyla on, on iki gündür içinden çıkmadığım bir eser yaratmış bizim için. Birlikteliğimizin süreciyle ilgili de onlarca yazı yazacağım haliyle, ama bu kadar kötü yazarken olmaz. Elimden çıkan en güzel cümlelerle ona teşekkür etmek zorundayım, bütün bu yazıları ona borçluyum. Yaptıkları için de değil bu teşekkür bu arada, onun yakınımda aldığı nefese bile teşekkür edeceğim. Çünkü sevgisinin ve emeğinin değerini ona hissettirmekte en az altı ay geç kaldım ve ben bu şekilde bir geç kalmayı sevmem.

Askerden gelmiş gibiyim. Gerçekten böyle bir deyim var ve insan ister istemez hakkını veriyor. Trajikomik olan malum kısmı haricinde de salak gibiyim. Etrafa saf saf bakınıyorum ve alışmaya çalışıyorum. Pandemi şartları münasebetiyle altı ay yarı açık ceza evinde yalnızca yeşilin tonlarını gördüm. Renklere, seslere ve insanlara hayran hayran bakmaktan kendimi alamıyorum. At gibi yemek yiyorum, her baharatı sanki ilk kez tadıyormuş gibi kullanıyorum. Çok şeye şükrediyorum ve bu bana iyi geliyor. Yalnızca bir şeyin özlemi beni çok üzüyor; altı ay boyunca koltuk görmemiş olmak ve rahat biçimde oturmaktan uzak kalmak beni kötü etkiliyor. Bütün gün on yedi farklı pozisyonda yatarak altı ayın koltukla olan açığını kapatmaya çalışıyorum. Bir insan bundan mahrum bırakılmamalı bence.

Ve koltuğum gerçekten çok rahat…

Şimdilik bu kadar. Yavaş yavaş adapte olacağım ve tutarlı cümlelerin oluşturduğu sıralı paragraflarla da yazı yazacağım. Geri gelmek gerçekten çok iyi hissettiriyor.

Özlemişim.

Kemal 🙂

Kırığın İnadı ve İzmir Seyahatnamesi

15 Nisan 2020

Şebnem Ferah – 10 Mart 2007 İstanbul Konseri

Merhaba;

1/3

Bugün bir şey deneyeceğim.

Yaklaşık bir aydır kenarda beklettiğim ve gayet iyi yazacağımı düşündüğüm bir yazı taslağı vardı. Bu yazı ve konuları, yayınlamadığım her gün kendine yeni bir şeyler kattı ve artık istediğim seviyede yazamayacağım kadar çok başlıkla elimde kaldı. Ben de “Madem baş edemiyorum bu kadar çok konu ve yaşanmışlıkla” diyerek, yazıyı üç parçalık bir dizi olarak yayınlamaya karar verdim. Siz benim bir günde yazdığım tek bir yazıyı, üç başlık altında üç ayrı günde okuyacaksınız. Bunu yaparken de her başlıkta beni o başlığa sevk eden farklı bir albümü dinleyeceğim, Allah muvaffak etsin.

Hadi bakalım.

Mart ayının benim için sert geçen ilk üç günü sonrasında kendimi toparlamak için bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim. Bu doğrultuda da aklıma ilk gelen şey İzmir seyahatiydi. Açıkçası tek problem İzmir’de iki kişi haricinde tanıdığım kim vardı bilmiyordum. Ben de kendime daha yakın hissettiğimi aradım ve o da muhteşem bir plan olduğunu söyleyip “Hafta sonuna doğru konuşalım, gerçekten çok eğleniriz” dedi. Şahsi ego mastürbasyonum olan, bir şeyleri tek başıma ve hızlıca halledebilmenin tatmini içerisinde hafta sonu gitmek için plan yapıyordum. Her şey çok güzel olacaktı.

Hafta sonu geldiğinde arkadaşım telefonlarıma çıkmadı ve mesajlarıma dönmedi. Salı gününe kadar hiçbir haber alamadım ve Salı günü öğle vaktinde bana dönüş yaptı. Benim küfürlerim eşliğindeki boş bahane ve yalanları sonrasında “Bu hafta sonu için plan yapalım” dedi. Ben de uygun olduğumu söyledim ve içimden olur böyle şeyler diye geçiştirdim.

Hafta sonu geldiğinde yine aramalarıma ve mesajlarıma cevap alamadım. Gerçekten komik duruma düşmüştüm. Bu durumdan Berk’e bahsettim. Berk benim bin yıllık arkadaşım ve bu blogdaki bazı yazılarıma da konu oldu. Yaşadığım durumu çok makul karşılayıp “İzmir’e gitmek için bahane arayan adamın aklından şüphe duyarım” dedi. Tavsiyesi tek başıma gidip, Alsancak’ta atacağım tek bir tur sonrasında olacakları izlemekti. Ben de içimdeki kırgınlığa duyduğum İzmir inadıyla biletimi aldım. Çalıştığım sektör ve şirketin avantajları doğrultusunda konaklamayı kafaya takmama gerek olmadığı için de uçak biletini almak beni resmi olarak İzmir yolcusu yapmıştı.

17 Mart Çarşamba akşamı yağmurlu bir İzmir akşamına iniş yaptım. Müptelası veya alışkını olmadığım için bir sene sonra uçak kullanmak ve havalimanı görmek bana kendimi gayet iyi hissettirmişti. Ancak hem yağmurlu olması hem de Menderes tarafının çok tercihim olmaması sebebiyle ertesi sabaha kadar ne hissetmem gerektiğini bilemedim.

Ertesi sabah güne Bornova’da uyandım ve kahvaltıdaki boyoz sonrası sabah on gibi Konak’ta günün ilk kahvesini içtim. Oradan Alsancak tarafına yürüdüm ve on bir buçuğa kadar çay içip denizi izledim. Sonrasında çok sıkıldığım için garsona İzmir’de böyle zamanlarda ne yapmalıyım diye sordum ve o da bana Martı uygulamasını kullanıp Alsancak’tan Fahrettin Altay’a kadar gidebileceğimi söyledi. Açıkçası bana hiç mantıklı gelmedi. Bu sebeple çay içmeye ve telefonla uğraşmaya devam ettim. Sonrasında oturduğum masanın on metre ilerisinde bir Martı olduğunu gördüm ve içime bir kurt düştü. Acaba denesem mi diye düşünerek kalktım ve Martı’yı aldım.

Bunun hayatımda verdiğim en doğru karar olduğunu anlamam için bir saat geçmesi gerekti. Birinci saatin sonunda kendimi Göztepe Sahil’de, kulağımda Spotify’da Mutlu Şarkılar listesi eşliğinde istemsizce kikirdeyerek Martı sürerken buldum. Hayatımda belki de on senedir ilk defa hiçbir şey düşünmeme gerek olmadan bir yanımda deniz kokusuyla, telefona bakma gereği duymadan veya kimseyi dert etmeme gerek duymazken buldum. Kendimden başka kimseye yetme gereği duymama hissi benim için dünyanın en yabancı hissi olmuştu, bununla tanıştım.

Sonrasında da ip koptu zaten.

İzmir’de bu kadar fazla tanıdığım insan olması ve onların hayatlarının bir yerine dokunmuş olmam beni gerçekten çok şaşırttı. İlk defa bu kadar rahat yalnız kalabildiğim bir seyahat olmasıyla mı ilgili yoksa gerçekten olanların açıklanamayacak kadar absürt olmasından mıdır bilmiyorum ama Berk’in tavsiyesinin bu kadar tutacağını hiç beklemiyordum. İzmir’e gerçekten aşık oldum. Her yerini gezdim ve gerçekten aklımda İzmir’le alakalı hiçbir şey kalmadı. Sadece tekrar tekrar gidip aynı şeyleri yapmak istiyorum. Aynı yemekler, aynı içkiler ve aynı sohbetleri yaşamak için büyük masraflara girebilirim. Sadece bu kadarını söylemek istiyorum.

Dönüş yoluna gelince de uçağımın rötar yapması ve bana evini açan arkadaşlarımla birlikte bambaşka bir İstanbul hikayesine dönüş yaptım. İşe döndüğüm ilk ana kadar ne olduğunu anlamasam da Berk yine gerekli açıklamayı yaptı ve bunun üzerime sinen İzmir Kokusu olduğunu söyledi. Bu, genelde olurmuş ve üzerimden geçene kadar bunu değerlendirmem gerektiğini söyledi, ben de elimden geleni halen daha deniyorum. Çünkü yalan yok, İstanbul’a indiğimden beri üzerime mucizeler ile birlikte nur yağıyor.

Gerçekten şaşkınım.

Artık yepyeni hayalleri ve yine güzel arkadaşlıkları olan, o kadar da güçlü olmak istemeyen bir adamım. Mükemmel planlanmış doğum günleri yerine muhteşem bir şekilde gelişmiş doğum günü hikayelerine sahibim.

Ve bence bu iyi bir şey.

Kemal😊

Geçen hafta kendi adıma talihsiz bir yazı kaleme aldım.

14 Mart 2021

Gençliğimin Vibe Sancısı Çalma Listesi

Merhaba,

Geçen hafta kendi adıma talihsiz bir yazı kaleme aldım. Tüketimimin yüksek olduğu bir gecenin sonunda boğazımı sıkan hayal kırıklıklarından kurtulmak için böyle bir yola başvurdum. Açıkçası bunu yaptığım için pişmanım, bu sebeple de yazıyı sabah kalktığımda sildim. Silmeme rağmen yayında kalmış olduğu kısa sürede beklentimin üzerinde insana ulaştı. Açıkçası bundan memnun değilim, umarım muhataplarına ulaşmayan bir yazı olmuştur. Rahatsız ettiğim kişilerden özür dilerim.

Yaşadığım kronik değersizliğin ardından fark ettim ki göğüs kafesimde çarpan şey yanılmış yüreklerin ne ilki ne de sonuncusu. Kendimi kapatıp yalnızca Melike Şahin dinlemek istememin benden çok Melike Şahin‘e faydası var. Bu sebeple o halimden uzaklaşmaya karar verdim. En nihayetinde başıma gelen olayların yaşanmasına ben müsaade ettim. Benim tarafımdan kızılması gereken birileri varsa, o listenin ilk sırasına kendimden başkasını yazamam. Çünkü benim dışımda herhangi biri çok rahat bir biçimde “kimse sana inan, güven veya yap demedi” diyebilir. Belki de haklılardır. İki taraftan eşit çekilmeyen küreklerin tekneyi olduğu yerde döndürmekten başka bir işe yaramayacağını bilmem gerekirdi. Bu emeğin tekneyi ileri götürmesini beklemek de iyi niyetten ötesi değil sonuçta.

Neyse. Önceki yazıları tekrar ediyorum; bunlar olur, bunlar normaldir.

Anlattıklarımın haricinde hayatım gerçekten iyi gidiyor. Geçenlerde kalan derslerimi de vererek üniversiteden mezun oldum. İnanılmaz bir vicdani rahatlama yaşadım ve kendimi artık daha özgür hissediyorum. Kendimle ilgili daha ileride neler yapmak istediğimi halen tam olarak bilmesem de, iyi günler geçiriyorum. İki senedir içinde olduğum bu rehavet halini hakkım olarak görsem bile kalan birkaç hedefimi hızlıca gerçekleştirip, yeniden içime dönmek istiyorum. Aldığım o uzun ve değerli yolun farkındalığından o kadar uzağım ki, kendime gerçekten inanamıyorum.

Mezuniyet ile birlikte gelen güzel şeyler bana yola çıktığım halimi hatırlattı. Çocukluğumun ardından elde edebildiğim kadar olgunlukla birlikte, aslında çok daha sonrası için bir sürü hayal kurmuştum. Çok şükür ki bu hayallerin tümünü elde etmeme gerçekten bir şey kalmadı. O zamanlar yalnızca umut edebilen ve hayal kurabilen bir yaratıkken, şu anda o yoldaki zorlukları alışkanlık haline getirmiş bir bireyim. Bu beni gerçekten çok mutlu ediyor ve hırslandırıyor. Kalan hayallerimi de hallettikten sonra, yeni bir on yıllık plan öncesinde fikri yolculuğuma devam etmem gerektiğini hissediyorum. Çünkü bu hırsımın dizginlerini elime almadan daha ileri bir yere varmam bence mümkün gözükmüyor. Kendimle ilgili bir güncellemeye daha ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Onun aksiyonunu zamanı geldiğinde alacağım.

Ama sanıyorum ki bir sonraki güncellememde Pentacles Kralı olacağım.-heves ettim-

Kemal 🙂

En Sevdiğim Süper Kahraman

9 Şubat 2015

Klasik Bond Müziği

Merhaba;

Aşağıda okuyacağınız yazı, yeni çıkacak Bond Filmi hakkındadır ve meraklısı olmayana çok sıkıcı dakikalar yaşatabilir.Eğer ilginiz yoksa baştan “uyarmadı demeyin” diye söyledim 😛

 O geliyor ! Kaçınız hazır bilmiyorum ama ben haftalardır yerimde duramıyorum… Süper kahramanların en karizmatik olanı, en uçamayanı, en özel güçleri olmayanı, en ajanı geliyor !

Bond… James Bond !

 Sanırım serinin en efsane filmi geliyor.Bu kanıya nereden vardım (?) Öncelikle bi’ kanıya varmadım içimden geçeni söylüyorum.Ama yine de kadro, hazırlık ve tecrübe bakımından muazzam hazır gibiler.Ve bulunan isim de tam uygun; hem eski Bond‘ların gölgesinde, hem de bütün Bond‘ların üzerinde “SPECTRE”.

 Yazıya biraz hazırlık yaptım; en basitinden başlayıp, kafama göre sıralanan başlıklarla devam edeceğim.Çünkü yazarken bile heyecanlanıyorum.

 Sam Mendes‘e öncelikle kocaman bir moral alkışı çünkü Skyfall‘da yakaladığı ivmeyi devam ettirirse burada hepimiz kendimizden geçeriz.Tamam, film senaryo olarak biraz düşük olup bazı konularda sert eleştirilse de; oyunculuklarıyla, çekimlerindeki kaliteyle, sayamayacağımız onlarca şey ve özellikle sountrack’iyle bir başyapıttı, kabul etmek lazım.Ve Bond Filmi çekmek tecrübeyle olur, izleyerek gördük.Adam bir şekilde Skyfall üstü bir filmde her şeyi hak eder, şimdiden başarılar.

 Yönetmene dilediğimiz başarıyla konuya ısındığımıza göre devam ediyorum.İlk önce geçen filmde sırıtmamış Bill Tanner‘ın devam etmesi hoş olmuş, tutabilmek güzel.Ama ikinci başlığımızın esas konusu Aston Martin

Buyrun;

image

Göründüğü üzere, kelimeler kifayetsiz.Skyfall‘daki o nostaji tabi ki güzeldi, ancak bir Bond Filminin olmazsa olmazıdır yeni seri Aston Martin.Sırf o klasik kovalamaca sahnesindeki bu Aston‘u görmek için bile sabırsızlanabiliriz, sorun yok.Arabadaki kesimlerin o klasını görünce aklıma gelen laf direk “Swag is for boys, Class is for men.” işte bu kadar.

Geçen filmdeki o retro model de o M‘in bindiği son Aston Martin oldu, olsun yakışıklı bir veda oldu.Yeni M ve asistanı birbirlerine muazzam yakıştılar, ki bunu gören yapımcılar ayırmamışlar şükür ! Yeni M‘in çatışmalardaki etkili tavrı ve Bond‘a karşı soğuk babacanlığının yanında Eve Moneypenny‘nin Naomie Harris‘e tam oturması bu ikiliyi değişilmez yapmış.Eve umarım – cidden umarım – azıcık fazla görünür ekranda, çünkü yakışıyor.Ve bu MI6 ekibiyle olan ilişkisinde yeni “nerd” tipli Q biraz ilginç olmuş.Ama kötü demedim, sadece alışılmışın dışında.Yani o klasik iş adamı tipli Q yerine böyle daha bi’ sakin, hacker tipli birini kullanmak gerçekçi ve güzel ama biraz soğuk olmuş.

Sırasıyla Q, Eve, Bond tabi ki ve yeni M;

image

 Ve Bond Filmlerinin doğal olarak değişmezleri, düşmanlar… Filme ismini veren ve ilk afişte gördüğünüz kurşun deliğinin altına uzanmış sekiz çatlak SPECTRE Ahtapotu‘nun simgesi.Bilene bu son kurduğum cümle boş gelebilir tabi ki… From Russia With Love ve Thunderball filmlerinde özellikle karşımıza çıkmıştı bu örgüt; klasik amaçları var doğal olarak, dünyaya terörist yaklaşımlarda bulunmak, bir şeyleri yıkmak ve bir yerleri ele geçirmek gibi.Esas burada açılması gereken konu kötü adamlar.İlk olarak Mr. White yine karşımızda.O bir Bond Anti-Efsanesi zaten.Onun dışında benim yaş grubumun büyük çoğunlukla bildiği güreşçi Bautista var, ama adam fena yaşlanmış.Onun yanı sıra İçimizdeki İrlandalı Andrew Scott var, kötü adam gülümsemesine sahip sonuçta.Ve benim favorim; Soysuzlar Çetesi ve Django ile Quentin Tarantino‘nun banko oyuncusu olmuş Avusturyalı Hemşeri Christoph Waltz var.O adamın oyunculuğuna saygım sonsuz, işini mükemmel yapıyor.Hangi rolün altına girerse kotaracağını düşünüyorum ve o adamı nedense Tim Roth‘a benzetiyorum.Son bir cümle bu başlık hakkında, kötülerin oyuncu kadrosu gerçekten muazzam.

 Gelelim Bond Kızlarına, en sevdiğim konu şu hayatta 🙂 Gönül ister ki sabahlara kadar betimlemeler sıraliyim, ama ellerim kendini koyverdi.Ya o mavi muhabbetinden, güzelliğinden ve muazzam yansıttığı tavrından sonra Bond Kızı olan Lea Seydoux‘a mı; yoksa her erkeğin hayali, ellisinde bile bir biblo gibi kalan, kelimeleri yarı yolda bıraktırıp kendi yoluna yalnız devam eden Bond Lady’si Monica Bellucci‘ye mi iltifat ediyim bilmiyorum.Zevkler ve renkler tartışılmaz ya hani, o yüzden rahatlıkla En İyi Bond Kızları sıralansa ikisi rahat ilk beşe belki de ikisi birden ilk üçe girer…

image

Gelelim yavaş yavaş sona, Daniel Bey.Daniel Craig kesinlikle Sean Connery ile yarışıyor.Sarışın olması fark etmeden deli gibi rol yaptı.Bond olmak için doğmuş gibi davranıyor.Tavrı ve havasıyla tamamen karakterini yaşıyor ve iyi bir oyuncu.Ona fazla bir şey yazasım yok adam zaten James Bond, bütün bu muhabbet ona sebep yapıldı, seviyoruz sayıyoruz haliyle.

Son olarak bir toplu fotoğraf da olsun;

image

 Herhalde ilk defa bu kadar uzun ve kendi konusu olan bir yazı yazdım.Eskiden yazdığım o başka blogların eleştirileri harici tabi ki.Umarım film hepimizi doyurur, çünkü ben sabırsızlıkla bekliyorum.Hatta bekleyemiyorum ! Yazmadığım en önemli konulardan biri aslında soundtrack’ti ancak henüz belli değil, birkaç dedikodu var tabi ki ama değmez o riske 🙂 Meraklısı olup okuduysanız, gerçekten hem Bond sevdiğiniz hem de vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Bond… James Bond 

Kemal 🙂

Çirkini öpmemişler ben zaten namusluyum demiş.

11 Ocak 2015

Cris Cab – Liar Liar ft. Pharrell

Merhaba;

 Davulun sesi uzaktan hoş değil muazzam duyuluyor günümüzde.Sakın ha aldanmayın; bak, beğen, al, sonra “ay götüm ne çirkin şey bu”.Sıralama değişkensiz böyle.Sanatı toplum için yaparım ben diyen rap sanatçıları gibi bir sistem eleştirisi değil bu.Aksine sistemden aykırıyım ben ayağına yatan, dünyayı sevişerek kurtarmalıyız kafasındaki “bedenen namuslu” düşünürlerimize attığım bir taş.Dünyada bana en batan şey sanırım, yarım bilip tam konuşmaktır.Çirkini öpmemişler ben zaten namusluyum demiş.Yıllarca kimseden alamadığı söz hakkı yüzünden kendine bile ispat edemediği kişiliğinin yarattığı kompleksle kendini Kaf Dağına çıkarmak; ardından bu boşluğa iki kitap, iki filmle güzel kıyafetler giydirmek ve ilk yüz bulduğu anda karşımızda Ayn Rand edasıyla çıkmak çok büyük bir şey heralde.İçin boş ama konuşuyorsun ve bir de eleştiriyorsun.İnsanlara karşı susmayı çok severim ama böyleleri geldikçe konuşmamak için zor tutuyorum kendimi.Tamam biz zaten büyük felsefeci ya da kendilerini hayatları dışında başka bir şeye adayan insanlar değiliz, ama sen bizim yanımızda bile hiçsin.Kendine bile adayamadığın bir hayat sür, sonra ben Fransızca öğrendim çok kültürlüyüm de, yersen.

 Rap demişken şu “diss” tadındaki paragrafımı, gün olur da beni okuyan bir rap meraklısı olursa ona adıyorum.Gerçekten nefreti açıkça dile getirmek inanılmaz denge isteyen bir işmiş.Bir anda konudan uzaklaşıp küfür etmeye devam etmek istiyor insan.Ama düşün düşün içinde göm hırslarını, bir yere kadar.Kimseye belli etme eyvallah ama arada buraya sitem etme lüksüm de olsun yani.Neyse nabzı düşürüp geyik yapmaya devam edebiliriz.

 Geçen gün Son Umut’u izledim, çok beğendim.Yani sinema eleştirmeni gözüyle buraya on sayfa hikaye yazsam kime katkı sağlar şu saatten sonra.Bizi gayet memnun etmesi gereken bir film olmuş.Sanki hepimiz eleştirmen olarak doğduk şu hayata.Sevimsiz sevimsiz okuyucuyu kırmaya yönelik eleştiriler falan, hiç hoş olmuyor.Zaten ligler de tatile girdi.İyice moral olarak yerlerdeyim.Futbol takip etmeyen insan eksiktir, ötesi yok.Eğer sen sinema, edebiyat takip edebiliyorsan şu coğrafya içinde her şekilde futbol takip etmek durumundasın.Ha diğer sporları anlarım ilgi hikayesidir ama futbol bu ülkede vatandaş olan her insanın dile getirilmemiş sorunlarının çaresidir.Düğünler gibi; bayramlar olarak düşündüm ilk ama bayram fazla soğuk kalır futbol yanında, aynı düğün gibi.Dün gece sevgilinden ayrılırsın ertesi akşam halay başındasındır, dün gece sevgilinden ayrılırsın ertesi akşam yetmişinci dakikada gelen penaltı golüyle dünyanın en mutlu insanı.Ev kirasıyla bahis oynayan babalardan feyz alın.Yaptıklarını yapın demiyorum tabi ki ama hiçbir şekilde dile getirilemeyen sorunların çözüm umudunu besler futbol.Unutmayın ki şu milletin övündüğü iki ruh vardır; 1915 Çanakkale Ruhu, 2000 Galatasaray Ruhu.Tabi bunlar teşbih öyle pek ciddiye de almayın.Ama futbolu takip edin.

Yavaş yavaş yazının kapanışına yaklaşıyorum.Güzel iki paragraf yazdım, öyle hissediyorum.Ne egoistlik ama 🙂 Bakalım günün birinde tam olarak kendi değerimi bilebilecek miyim… İnsan yapmadığı şeyi büyüttüğü gibi yaptığını da aşağılaştırıyor bazen.İşte onu arada yapıyorum ben.İnsanlar da hiçbir şey yapmadan övününce önüme gelip, o yukarıdaki paragraf ortaya çıkıyor işte.Yoksa yakaladım biraz taş atiyim kafasında değilim, cidden nefretim varmış.

 Şarkı güzel, dinlemenizi tabi ki tavsiye ediyorum.Giderayak iyi geceler hepinize, yazıyı yazarken ertesi gün olmuş bak.Ben de yatarım az sonra.

SS&S

Kemal 🙂

Bu yazının başlığı “Çöl görmeden ölmek yok” olsun o zaman

2 Ocak 2015

Athena – Sen de Yap

Merhaba;

 Hayırlı geceler, mutlu seneler.Athena dinliyorum, çünkü çok seviyorum.Çok fazla hemde ! Dörtlü, beşli yaşlardayken Kurtuluş’taki evimizde dayımla dinlediğim kasetleri geliyor aklıma.Ya da 2002 yılında bu şarkıyı da barındıran albüm kasetinin renginin yeşil olması ve “çilek kokuyormuş o kaset” dedikodusuna inanmam.Sanki gerçekten kokuyormuş gibi elimde kaset annemin babamın burnuna sokmam detayı dikkatlerden kaçmasın.Sübliminal çok ilginç şey abi baksana, bacak kadar çocuk “bu kaset kokuyo’ ama yeaa” diye geziyor… Eğer Lada Niva alırsam ilk dinleyeceğim şarkı Yengeniz Rihanna‘dan değil, ahanda bunlardan diye düşünüyorum.Abi zaten Allah’ı arayan adamın yaptığı sanatın hoşa gitmesi kadar doğal bir şey olamaz.

 “Bu süre zarfında yazmadın, ne yaptın ?“ diye bir soru olmaz da, hadi oldu diyelim.Bloga gereken zamanı ayıramadım haklısınız.Kafamı toplama sorunum var.Bir araştırmaya başlarsın hoşuna gider ve çok derine inersin hani, ondan sonra bir bakarsın nerelerdesin… O hikaye işte.

 Din veya inanç tartışması yapmam burada, okuyanım varsa bilir.Ben inanca ihtiyaç duymayı seviyorum ve bu inanç boşluğunu düşünmekle, aramakla dolduruyorum.Din insanların afyonudur, evet Karl Marx bunu yazarken aynı şeyden bahsetmiyor olabilir belki ama tamamen haklı.Ben bu uyuşuk halimi seviyorum, bu halde yaşamak beni cennete yakın hissettiriyor.Ruhum cennetine ulaşana kadar bu uyuşuk halde yaşamak belki doğru belki değil ama şu anda ihtiyaç.Çünkü yaşam gerçekten çok zor ve yetenek gerektiren bir şey.Kıl kadar ince, zemini kılıç kadar keskin bir köprünün üzerinde; ateşten bir nehri geçmek gibi doğru yaşamak.Ve biz doğruyla kolay arasında her zaman kolayı seçmeyi adet edinmişiz kendimize.

 Neyse eleştirmek istemiyorum kimseyi, kimseye yazmıyorum aslında.Her eleştirim başlangıçta kendime, kimseye kastım yok.Sevecen olmaya çalışan biriyim ancak kendi içimdeki konuşmaları karşımdakine anlattığımda ne tepki alacağımı kestiremiyorum.O yüzden konuşamıyorum kimseyle.Düşün düşün sonunda çatla, gel buraya yaz.Yazıların arasındaki boşluk bunun sonucu yani.Kendi yağımda kavurduğum düşüncelerin servisi bu yazılar.

Bu yazıya bir başlık belirlemedim.Zaten plansız yazdım, güzel olup olmadığına da bakmadım.Süpriz oynamamın eseri olan yazımı beğenilere sundum.Hey yavrum hey, yürü be !

 Uyku hapı yüzünden efsane rüyalar görüyorum.Geçen gün görücü usulüyle evlendim.Kızın adı Yağmur; biraz kısa, kumral ve güzel bi kızdı sakindi.Evliliğimizin ikinci ayında bi’ köprü üzerinde manzara karşısında susarak anlaşırken gördüm bizi.Beni bana anlatan rüyalarımın kadını yani.

 Hadi ben yattım sonra yine konuşuruz.

SS&S

Kemal 🙂

Evet, bu başımdaki kavak yellerinin esintisiyle dalgalanan isyan bayrakları olabilir.

26 Kasım 2014

Merhabalar;

 Derdimi konuşarak anlatamadığım gerekçesiyle bir arkadaşımın ricası üzerine yazı yazmaya oturdum, saat 02.22 tam şu anda.

 Mutsuz değilim öncelikle, ancak sorulsa “Mutlu musun ?” sorusuna da mutsuz değilim cevabını verirdim.Bu ara bir şekilde çok içki içiyorum ve bazen sarhoş oluyorum.O haldeyken yaşadığım sorumsuzluk yüzünden hastayım, soğuk almışım ve bildiğin sorumsuzluklarım yüzünden iyileşemiyorum.Hasta gibi yaşamayı bilmediğim için bu durumda kendimi rahat hissetmiyorum.İnsanlar gerçekten hastalıkta bile tarzlarını konuşturabiliyorlar bense sadece çirkinim.

 Tabi ki anlatamadığım ve beni seven bir iki kişiyi meraka düşüren şey kıçı kırık hastalığım değil.Hayatımdaki veya genel olarak etraftaki kocaman belirsizlik.Amaçsızız ve savunmasızız… Bunu bütün dünya insanları beni dinlesin, bir bildirimim var diyerek yazmıyorum; kendimden, ailemden ve bir açıdan da yakın çevremden bahsediyorum.Tamam belki çok güçlüyüz düşünce olarak, ve kendimizce bir hayat görüşümüz de var olabilir.Ama mutluluğumuz için zamanla yarıştığımız bir amacımız yok.İyi olalım; hayat bir şeyler getirsin, o geldiği zaman o düzene uyum sağlayalım ve mutlu olmayı bekleyelim.Yani imkansızlıkları aslında hayatın düzeniymiş gibi yaşayalım.

 Bir şeyler olacak diyerek yaşıyoruz, o güzel şey olacak ve biz mutlu olacağız.Bir şeyleri oldurmak için yaşamıyoruz.Mezun olup, yüksek lisans yapıp, askere gittikten sonra lastik patlar ve şoför de atlarsa hayallerimiz için bir şeyler yapmaya veya mutlu yaşamaya hakkımız olur.Eğer sen bugün mutlu olmaya çalışırsan veya hoşuna giden bir şeyi oldurmak için zaman, para gibi kaynakları harcarsan sorumsuz bir insansın.Neden, çünkü öyle; şu anda sırası değil.İstisnasız açıklıyorum sizi en çok seven insanlar; aileniz, en yakın arkadaşlarınız veya sizi tanıyan kişilerin hepsi sizi yadırgar.Sistem dışı bir olgu olursunuz.Peki ne zaman bunun sırası (!) İmkansızlıkların arasında hayata karşı savunmasız ve amaçsız yaşamaya o kadar alışılmış ki uyuşuk vaziyette modayı takip ediyoruz.Ekonomik veya akademik rahatlığı hedeflemeyen her hayal için tek cevap “şu anda sırası mı bunun”.

 Çok umursamazım ve çok rahatım.Bu bile sistem dışı ve iğnelenmesi gereken kötü bir özellik.En bağımsız hayallerimi kurabildiğim tek dönemimde, istediğimle uğraşamazsam hiçbir şeyle uğraşmam.Evet, bu başımdaki kavak yellerinin esintisiyle dalgalanan isyan bayrakları olabilir.Sanırım en güzel cümle bu olur bu durum hakkında.

 Umursamadığım için mutsuz değilim, en net özet de bu sanırım.Kendi şansıma ve onu bana verene güvenerek yaşamayı seviyorum, bana huzur ve mutluluk veriyor.O yüzden sorun yok ben anlatmadan da yaşayabilirim.

 Saat 03.37 şu anda.Dıştan inandıklarınız kabusunuz olduğunda içten inandıklarınız uykusuzlukta huzur bulabiliyor.Diye yazıp ilahi ve edebi bitirelim kendimizce hadi.

İyi Geceler

Kemal 🙂

Two beer or not two beer

Bu edebiyatı yapmazsam ölürüm;

Bu dünyadaki en güzel şey iki bira, istisnasız.Ne kokar ne bulaşır, sarhoş olmana veya çakır keyif olmana gerek yok; gülmesen bile olur.Ama o iki birayı iç… Evine giden son trene binenlerle tanışmak gibi, hayatındaki en dengeli ekibi yasamak gibi ya da hiç olmadı kraliçelerini özelleştirmek gibi bir şey.

Tabi sonrasında kendine gelirken gölgeni donduran rüzgarlara göğüs germek de var.Hayatın o kadar güzel olmamasının altından kalkmak.

Olsun yine de, iki bira özel.

İyi geceler

Cennetten Gelen Sesler ve Hava Parçalı Bulutlu

28 Ekim 2014

Oh Yeah – T.I. ft. Pharrell
About My Issue – T.I. ft. Victoria Monet & Nipsey Hussle

Merhaba;

 O kadar uzun süredir güzel müzik dinlemiyorum ki şu albüm çıktı çıkalı cennetten gelen seslere bağımlı hale geldim.Sanki yıllardır bildiğim şarkıları dinler gibiyim, şimdiden klasik oldular.On üzerinden on değil belki ama kesinlikle sekizi hak edip dokuza göz kırpan bir albüm.Zaten hislerini sözlere aktarma konusunda sorunu olmayan biriydi T.I. yanına Pharrell‘i alınca ortaya çıkan her şey isimlerini tekrar kanıtladı.Öyle ki yazıya başlarken karar veremedim hangi şarkıyı seçsem diye, sonunda baktım olacak gibi değil iki şarkıyla bıraktım.

 Uzun süredir yazı yazmıyorum, o oldu bu oldu konusuna girmiyorum.Neden yazmadığım konusunda en ufak bir fikrim yok çünkü yazamadım, olmadı.Hani beklersin olmaz, zorlarsın daha beter edersin; durup dururken lan bi’ deniyim diye başlarsın ya, onun gibi bir şey işte.

 Anlatacak hikayem çok fazla ama konuya nasıl girmem gerektiğini bilmiyorum, o sebeple lafı ağzımda geveliyorum; iki paragraf geçiştirdim dolu görünsün diye 🙂 Şaka bir yana başlayabilirim sanırım.

 Yazının başlığını iki hafta önce belirledim, evet tam iki hafta oldu.Konu bile yoktu kafamda.Yine bir dar vaktimde yürürken müzik dinliyorum nabzım düşsün diye, kendi kendime aklıma yazı geldi ve direk “Başlığım Cennetten Gelen Sesler ve Hava Parçalı Bulutlu” olacak dedim.Öyle ekstrem bir karar değildi tabi.Sadece yine bu şarkıları dinliyorum, biraz erken dinleme fırsatım oldu da albümü… Her neyse işte yine bu şarkıları dinlerken, ilhamım gökyüzü ya benim – hani bakar kaybolurum – Yine bakına bakına yürüyorum, o ara bulutlara takıldım ki ben de cidden parçalı bulutlu bir havadaydım, denk geldi.Ayrıca o zaman tüm gün boyunca ikinci şarkıyı dinledim, yani başlığın ritmi o.

 Kimse bana bir sorun ya da sorumluluk yüklerken hazır olup olmadığımı sorgulamadı.Üzerime düşen kırılgan hikayelerle uyanmak zorunda kaldım bir gün.Ki sırf bu nedenle çok kişi kırıldı, o kadar hızlı kaldıramazdım sorunları.Büyüdüğümde ise kaldırabileceğim kadarını yüklenmiştim zaten.Yeni bir şeylere heveslenmektense, önce aynayla yüzleşmem gerekti.Aylar önce sübliminal mesaj gibi içimden kopmuş bunlar, şimdi gülerek okudum.Benim bir “Ben yazdım” serim var okuyanınız varsa bilirsiniz; bir kaç örnek yazasım var.

Hayatımın ortasına çakılmış bir kazık gibi, en büyük sorunum “yapamamazlık”.

Zincirim bu kazığa bağlı ve ancak onun “yeterli” dediği mesafe kadar gidebiliyorum.

Sürekli aynı yuvarlak içinde gezip, gidemediğim yerlere imreniyorum.

O kazığı söktüğüm anda başlayacak anlatmaya çalıştığım şeyler.

10 Temmuz ’14

Uykuyla aldattığım düşlerim var.

26 Haziran ’14

Her şey hazır,

Bir ben eksiğim…

22 Nisan ’14

Benim kelimelerim hep en değersiz kabul ediliyor hayatımda.

Kendi hayatımda istenmeyen adamım.

Bir insan kendi hayatından nasıl ayrılır ki ?

22 Mart ’14

Artık bedenen yorgunum,

Zihnen yorgun olmaya zamanım bile yok.

Bir otursam hayatımı yazacak kadar kelime birikti içimde,

Kalbimdeki inci izin vermiyor.

7 Mart ’14

Kimsenin geçmişi umrumda değil,

Yeter ki bana gelecek sormayın.

14 Ocak ’14

 Sanırım yeterli, bir önceki seneye geçme gereği görmedim.Emin olun orada da var böyleleri.Arada piyasa popçusu gibi bir şeyler de karalamışım ama neyin ne olduğu gayet iyi anlaşılıyor.Bunu neden böyle ortaya döktüm bilmiyorum, yapasım vardı belki de.Çünkü kafamın içinde o seslerle büyüdüm daha öncesinde de.Artık öyle çok mutsuz biri falan değilim, belkide kendime karşı kazandığım ufak zaferi belli etmişimdir kendime.Çünkü aylarca kendime biçtiğim “Batman Maskesi ve Altındaki Adam” rolü ilk defa bu kadar farklı anlamlara büründü.Maskenin altındaki sorunlar değişmeye, üzerinde ise bir hikaye inşa edilmeye başlandı ve maske incelmese bile şeffaflaştı.

 T.I.‘ın da söylediği gibi “God with me I’ma find my way.” Hep aynı hikaye, kimi takip ettiysem yoluna tuttuğu ışık aynı oldu.İçinde koruğun incinin yoluna verdiği aydınlık çok sorunun çözümüne yardımcı oluyor.Bunun dışında da bir dünyanın var olduğunu bilmek insana gerçekten çok huzur veriyor.

 Gitmeden; uzun süredir albüm almıyorum.Beni mutlu etmek isteyen büyük yürekli arkadaşlarıma sesleniyorum, siz ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz… 

 Teşekkürler

 SS&S

 Kemal 🙂

Bu arada ben bildiklerime görmeden inandım.

14 Eylül 2014

Merhaba;

 Bu sefer yazıyı uykuya tercih ettim.

aşk    Ar. ¤aş® 

a.Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, amor (II)

keşke    Far. k¥şki 

ünl. (ke’şke) Dilek anlatan cümlelerin başına getirilerek “ne olurdu” anlamında özlem veya pişmanlık bildiren bir söz, bari, keşki

 Yukarıdaki alıntılar bire bir TDK‘ya aittir öncelikle.Belgrad‘dan dün döndüm ve oradaki üşengeçliğime son vermem gerektiğini fark ettim.Çok fazla içime dalıyorum, nedenini farkındayım.Ama bu kadar dalgınlığın üzerine yazmazsam kendimi sapmış hissediyorum.Herkesin aşkları konusunda keşkeleri var,benim acaba hiç keşkem var mı diye girdim kendi kanıma en başında.

 Ben bana kendim için lazımım, şahsıma ait hikayelerimde pişmanlığa ve aşırılığa asla yer vermeme taraftarıyım.

 Bir ara gerçekten geçmişimde yapmasaydım dediğim pişmanlıklar varmış gibi hissettim, ya da aşırıya kaçmışlığım.Ama tek bir anda hissettiğim o nankörlük hissi beni vazgeçirdi.Hayatımda yeniden nefes aldığım her an mutluyum.Hayatımı cehennem yaptığım her aşırılığım bu günümü yarattı, her keşkeyle başlayan cümlem bu benim duvarlarını ördü.O yüzden keşkeleri dile getirmeye ihtiyacım yok.

 Beni bedenimden daha büyük yaratanla konuşmak ve düşünmek için hiçbirinizden yardım almama gerek olmayan bir hayatta, mutlu olmak için başka bir şeye ihtiyaç duymak saçma olurdu zaten.Bu yüzden Hayyam okumaya başlamıştım; aşk de ve anlatmaya başla, tek aşırılığın onu düşünmek olsun.Gördüklerine inanmak için somut kanıtlar arıyorsan bul onu aşık ol, odağının değiştiğini hissedip kendine kavuşmak istersen de sarhoş ol ve yazmaya devam et.Ha şu an sarhoşum demiyorum, ama son on gün içerisinde bunları yazabilmek için çok sarhoş oldum.

 “Kemal neden umursamaz ?“ sorusunun cevabı hep anlattıklarımın içindeydi, en başından beri.Bana zarar vermek için veya bir şey anlatmak için tavır alanlar ya da bir şeyler yapmaya çalışanlar, beni mutlu etmeye çalışanların yanında tamamiyle değersizdir.O yüzden etrafımda çok fazla insan kalmadı veya o tavırlı ilişkilerinize giremiyorum.Ben böyle iyiyim, mutlu olmak için uğraşmıyorsak ilgilenmiyorum ve umursamıyorum.Anlayışsız bir insan değilim ama eğer bir şeyi anlamıyorsam ve diretiyorsam istemiyorumdur.

 Hangi yazımda söylemiştim hiç hatırlamıyorum ama, esas elimizde olmayan şey kaderi değil geçmişi değiştirmektir.Keşke çocuk yaşta aşık olmasaydım, yalan.Onun sayesinde gerçek aşkı bilerek büyüdüm.O rüzgarı unutturanı bulana kadar sakladım anlatılmaya hazır olan cümlelerimi, bardaktan taşanlarla iki senedir blog yazıyorum.Bence aşk bir duygu değil, varlığını öğrendiğin ilk andan sonra eksikliğini hissettiğin boşluktur.Büyüklüğü yoktur sen ne kadar varsan o kadardır ve sadece sevmeye yaramaz.Çünkü bu boşluğu beni bedenimden daha büyük yaratanla doldurdum ve bu benim en büyük derdim.Derdim kadar güçlü olsaydı bedenim her yazım böyle olurdu ama gördüğünüz gibi değil.

 Yazdıklarımı anlasınlar, beni okusunlar diye blog yazmaya başlamadım; o yüzden kusura bakmayın böyle bir yazı oldu.Ama anlattığım şey artık başkalarına kapılarımı kapattığım değil aksine içimdeki bu büyük boşluğu düşüncelerimle doldurduğumdur.Hala ve her zamanki gibi hayatıma aynı şekilde devam edebilirim çünkü şu anda yazdığım sadece o Batman Maskesinin altında kalana ait kelimeler.Yazının ilk paragrafında da dediğim gibi ”Ama bu kadar dalgınlığın üzerine yazmazsam kendimi sapmış hissediyorum”.

Bu arada ben bildiklerime görmeden inandım.

İyi geceler

SS&S

Kemal 🙂