Geveze Sis Konuştuğunda

– Bugün bir öyküye konuk olup devamını yazacağım. Bunu yapmak için kız kardeşimden el aldım ve karakterimiz olan sisi konuşturmamız gerektiğine karar verdik. İyi okumalar –

“Demek bilirsin” dedi sis. “Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’nın sınır tanımaz sohbetine olan aşinalığın gözlerimi dolduracak. Vatanperver sohbetiyle büyülediği Çapsız Yüksük’ün dedikodusu da iyice dilden dile dolaşmaya başladı, bakalım sonucu nereye varacak bu sohbetlerin” diye devam etti. Bulunduğu bu rüya aleminin büyülü topraklarına ait bir bilgeliği vardı ancak daha henüz doğmuştu. Bu toprakların sahibi uykuya dalalı o kadar olmamalıydı. Bu topraklar hakkında neyi bilmem gerekir ki diye düşündü. Aklına rüyaların sahibi olmasına rağmen kendi dünyasında emaneten duran kız çocuğu geldi. Büyük cümleler kurup onun üzerindeki hakimiyetini güçlendirmeye karar verdi.

“Peki senin bu yaptığına ne demeli. Öyle ki, rüyalarının büyülü topraklarında benim gibi bir sise elinde yargılarınla gelip de uçmayı beklemen seni toprak aşçılarından daha cahil kılıyor. Bir de bu cehaletinle gelip, benim bilgeliğime “sinir bozucu” diyebilecek büyüklükte görüyorsun kendini, komiksin. Soruların, bilinç merakın ve sahibi olduğun bu dünyada söz hakkına sahip olmaya çalışman bütün dünyaya zarar veriyor. Gönlüne gıre uykuya dalıp da Neverland’de Peter Pan olamazsın, eğer olma niyetindeysen de uykundan önceki dünyadan buraya bir şey taşıyamazsın. Senin yaptığın düpedüz düzene kafa tutmak. Ve düzene kafa tutanlar kazanmadıkları sürece sevilmezler.”

Uzun bir tirat attığını fark etti sis. Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’yla içki içip sohbet etmeye gidiyorlardı alt tarafı ve yanında yalınayak kalmış ağlayan bir kız vardı.

Bu kadar gaddar olmamalıyım dedi kendi kendine. Ama kim rüyasındaki siyah bir sisle inatlaşırdı ki, en iyi ihtimalle hayalperest bir ahmak olmalıydı bu. Elindeki ateşi ürkütmemek adına bütün ateşböceklerinin rahatını bozmuştu. Yine de bir kıź çocuğuydu ve uykuya daldığında güzel rüyalar görmek isterdi.

“Gerçekten uçmak ister misin” diye sordu kıza. Kız ağlak gözlerle yüzüne bakıyordu sadece. Yaşadıkları ve hissettikleri yüzünden bir müddet konuşmak istemediğini fark etti. “Sorun değil” dedi sis, “Şimdi şöyle yapacağız; ben sana bir şeyler anlatacağım, sen de ben anlattıklarımı bitirince istersen konuşmaya başlayacaksın.”

Kız yine hiç tepki vermedi. Sis de bunun üzerine ikinci ve son uzun tiradına başladı.

“Bunu evet olarak kabul ediyorum. İlk olarak rüyalarına kendi dünyandan hiçbir şey getiremezsin. Bir gün senin dünyana gelip de ayaklarım olmadan koşmaya çalışsam nasıl hissedersin bir düşün. Burada işler o şekilde yürümüyor.

Bütün terk edilmişleri, yarınlara umut bağlayanları, goy goy için yaşayanları ve kedi sahiplerini oldukları gibi kabul ediyoruz burada. Ve eğer sen de bütün herkes gibi uçmak istiyorsan, hayatındaki yargılardan kurtulmalısın. Unutma ki ayakların bu dünyada ayakta durmanı değil uçamamanı sağlar. Kimse bu dünyada ayakta durmak zorunda değil. Ağlaman da gülmen de yargılanmaz burada ve hepimiz ancak bu yargılardan kurtulursak uçarız. O yüzden göz yaşların bile küs oldukları yanaklarına uğramadan akmakta özgürler.”

Konuşmasını bitirince üzerine çöken yorgunlukla sesinin değiştiğini fark etti sis. Yepyeni bir rüya dünyasının bilge karakterlerinden biriydi ama kendini bile daha yeni yeni tanıyordu.

Anlattıklarının ardından havalanmaya başladı, olmayan gözleriyle kızın yüzüne bakıp “Sıra sende” dedi.

Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı

-Malum öykü Aylık Öykü Seçkisi‘ne yazılmış ve orada yayınlanmış olup, saklama amacıyla blogumda yayınlanmaktadır. Zaten öyküyü de seçki yayını öncesi birçoğunuz özelden okumuştunuz. Herkese iyi akşamlar dilerim-

İstanbul’da yaşamanın en güzel yanının karne alıp Küçükkuyu’ya gitmek olduğu yıllardı. Her zaman Çanakkale üzerinden gidilen yolu tercih ederdik. Annem, Tekirdağ ile birlikte yolun başlamış sayılabileceğini öğütlemişti. Ardından Malkara, Keşan ve Gelibolu sonrası Ecabat’tan vapura binip karşıya geçiş ile birlikte iki saatlik bir yolun sonunda Küçükkuyu’ya ulaşırdık. Bol zeytinlik ve soğuk denizi ile birlikte tüm çocukluğumun ev sahibiydi. En yakın arkadaşlarım olan Şule, Kambur ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’yla da orada tanıştım.

Kambur ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı dedemin rakı sofrasındayken bana anlattığı masalın kahramanlarıydı. Gerçek anlamda çok fazla arkadaşım olmadığı için vaktimin çoğunu dedemle geçiriyordum. Annemlerin işleri dolayısıyla beni bırakıp dönmeleri gerektirdiği için okullar açılana kadar benimle dedem ilgileniyordu. Bu zamanlarda da aramızı diri tutmak için sürekli olarak aynı kahramanların yeni maceralarını anlattığı masalları kullanıyordu.

Kambur net olarak Quasimodo tiplemesiydi, Arıklı Köyünde bir taş evde yaşıyordu. Biz ne zaman çiftlik tarafına gitsek, güya Kambur’u görmeye giderdik. Ne hikmetse o günler de Kambur sürekli olarak beni görmeye sahil tarafına gelirdi, bir türlü karşılaşamazdık. Hatta her eve döndüğümüzde anneannem de bu oyuna ortak olup, biz çiftlikteyken Kambur’un geldiğini ve bana getirdiği kuruyemişleri dolaba bıraktığını söylerdi.

Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı farklıydı. O gerçekten sahil güvenliğimize yardım eden, bizim askerimiz için Midilli Adası çevresinde devriye gezen bir deniz canlısıydı. Dedemin rahmetli kardeşi Ersin Dayı’nın anlatılarına göre köpekbalığı baba ve ahtapot bir anneden dünyaya gelmişti. Ona Küçükkuyu Limanı sahip çıktığı için de inanılmaz vatanperver bir yaratıktı. Dedem ne zaman sofraya otursa, Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’nın hikâyeleri için ona yalvarırdım. O da bana Kambur’un getirdiği fıstıklardan iki kase hazırlamam karşılığında bazı şeyler anlatabileceğini söylerdi. Arkadaşımın getirdiği fıstıkların yarısını rüşvet verip denizlerin fatihini dinlerdim. O her gün başka bir balıkçı teknesini kurtarırdı. O tekneleri kurtardıkça, ben de biz çiftlikteyken eve gelen Kambur’un bıraktığı kuruyemişleri coşkuyla yerdim.

Bir de Şule vardı. Şule benim için dünyanın en güzel kızıydı, eminim halen daha güzeldir. Çocukluğumda tanıştığım, üst sokakta oturan, masmavi gözleri ve sapsarı saçlarıyla hafif kilolu bir ada göçmeninin kızıydı. Esasen ada göçmenlerinin ne olduğu hakkında halen daha bir fikrim yok. Çünkü onun anne ve babasını tanımazdım, o da anneannesiyle yaşardı. Hatta ben İstanbul’dan yalnızca yaz tatillerinde gelmeme rağmen anneanneme göre onlardan daha yerliydim. Başka göçmen de tanımıyorduk ama anneannem nedense sürekli olarak bu nefretinden bahsediyordu. Bu konuyla ilgili tek bir sorun vardı, ben Şule’ye deli divane aşıktım.

Bütün çocukluğum boyunca ona olan aşkımı bir türlü eyleme geçiremedim. Hiç bu utancımı yenip de onun yanında onu sevdiğim için bulunamadım. Her sene İstanbul’dan gelen bir arkadaşı olarak kaldığım, yıllar boyunca kaçamak bakışlarımızla hayatı birbirimize daha zorlaştırdığımız bir ilişkimiz vardı. Limanda yenen dondurmalar, birlikte denize gitmeler ve okul döneminde hiç sevgili bulamadığımıza dair birbirimize dert yanmalar erken gençliğimize kadar bir sonuç vermemişti.

Ben ilk içkimi Şule’nin yanında içtim, benim için hayatımın en heyecanlı günüydü. Yılların ardından, büyüdüğüm için Küçükkuyu’da artık özgürce hareket edebilmeye başlamıştım. Anneannem ne kadar kızsa da akşamları Şule ile dışarı çıkmaya devam ediyordum. Beni inanılmaz mutlu ettiği ve onun yanında kendimi farklı hissettiğim için çok da fazla sorumluluk almıyordum. Her neyse, bir akşam yediğimiz dondurma sonrası bira içmek istediğini söyledi. Açıkçası hayatımda daha önce bira içmediğimi ondan saklayıp daha farklı görünmeyi isterdim ama bunu yemeyecek kadar akıllıydı. Açık yüreklilikle daha önce bira içmediğimi söyledim ve benimle bir saat boyunca dalga geçmesine izin verdim. O da bu hakkını bira aldıktan sonra kumsalda otururken kullanacağını belirtti ve beni kumsala sürükledi.

Kumsalda sandalyelerimizi denizin kıyısına kadar çektik. Büyük dalgalarda su bileklerimize kadar geldiği için ben ayakkabılarımı çıkardım. Ama o daha ben ayakkabılarımı çıkarmadan bira almak için gözden kayboldu. Geldiğinde elinde biralar ve aldığı kuruyemişler vardı. Gülerek, ona kuruyemişleri getirenin aslında Kambur olması gerektiğini anlattım. İlk etapta dediğimi anlamadı, ben de ne zaman dedemle bir yere gitsek Kambur eve gelir ve benim için kuruyemişler bırakırdı derdim. Sonra bunun dedemin bana oynadığı bir oyun olduğunu anlattım. O da hiç bozuntuya vermeden hayır dedenin oyunu değildi Kambur bendim, hep ben size gelirdim diyerekten şaka yaptı ve bir saatlik dalga geçme hakkını kullanmaya başladı.

Onun yüzüme bakıp münferit meseleleri bahane ederek eğlenmesi ve bana gülmesi hayatımın en güzel bir saatini yaşattı bana. Artık öyle bir noktadaydım ki ona olan aşkımı anlatmama bile gerek yoktu. Eğlenirken takılan sıfatlar züppeliğim, saflığım ve sessizliğimle başlayıp biraların etkisiyle birlikte güzel gülüşüme ve nezaketime kadar gelmişti. Yalnızca eğlenmiyor aynı zamanda da yarınlarıma bağladığım umutların heyecanını yaşıyordum. Onu gerçekten çok seviyordum ve onun da beni anlatırkenki jestlerinden bana olan hislerini anlayabiliyordum.

İlerleyen biralarda artık saati dolmuştu, benimle daha fazla dalga geçemezdi. “Şaka yapıyorum biliyorsun, daha da sırıtma. Sen anlat bakalım,” dedi. Ben de havalı görünmek adına şişemin sonunda kalan biramı gayriihtiyari denize döktüm ve ona dönüp konuşmaya başlayacaktım.O da sarhoş olmuş olacak ki gayet şiveli bir sesle “Anaa Denizde Yaşayan Gırnata Canavarını sarhoş edeceksin şimdi,” dedi. Bir anda göz göze geldik ve ben kahkaha atmaya başladım ama Şule’nin bakışı değişmişti. Ben de kahkahaların arasında “Niye canım, şimdi Midilli’de devriye atıyordur o,” dedim. Hikayenin dedemin anlattığı kısımlarını anlatmaya başladım. Vatanperver deniz canlısının bendeki yerinden bahsettikçe Şule’nin bana bakışı değişiyordu. Durum artık rahatsız edici bir hal aldığında ne olduğunu sordum. Gözlerindeki yaşları sildi ve konuşmak istemediğini söyleyip gitti. Peşinden koşmaya cesaret edemedim, hayatımda sürekli gülerken tanıdığım birinin o halini görünceki aciziyetime yenildim.

Koşarak eve gittim ve dedeme olanları anlatmak istedim. Dedemler uyumuştu. Olanlara anlam veremediğim için babamı aradım. Ona biraz kaba bir tavırla “Bu karının memleketinde aklı selim insan kalmadı, Şule bana Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’ndan bahsedince dedemin hikâyesini anlattım sonra da ağladı,” dedim. Babam ilk anda Şule’yi tanımadı, sonrasında ondan beklemeyeceğim bir ses tonuyla bana yanlış bir şey yapmadığımı söyledi. Ama bir daha onunla konuşmamın doğru olmayacağını ekledi ve telefonu kapattı. Ertesi gün Küçükkuyu’ya gelip beni aldılar, ben bir daha hiç o kadar uzun kalamadım Küçükkuyu’da.

Aylar sonra öğrendim ki dedemin rahmetli kardeşi Ersin Dayı’nın gayrimeşru kızıymış Şule. Annesinin evli olduğu adam, bu durumu Şule daha bebekken öğrenmiş. Önce karısını öldürmüş, yarım saat sonra da Ersin Dayı’yı vurmuş bizim. Mahkum olmuş ve Şule bu yüzden yıllardır anneannesiyle yaşıyormuş.Adam da biz onlu yaşlardayken hapishanede kendini asmış.

Dedem de ne olursa olsun o bizim çocuğumuz diyerek kız ile ilgilenmeye başlamış, yan sokağımıza taşınmışlar. Ama ailemize laf gelir korkusuyla kıza babasını anlatırken de hep başka bir arkadaşı gibi bahsetmiş. Şule’nin babasıyla ilgili bildiği tek anı dedemin anlattığı Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı masallarıymış. Kız da bana olan samimiyetiyle ağzından bunu kaçırınca zaten rahatsız olmuş. Üzerine benim bütün masalları bilmem onu daha çok üzmüş.

Ez cümle, geçen hafta evlendi Şule. Dedem yapmış düğününü ama gitmeyi doğru bulmamış. Şule de ısrar etmemiş zaten gel diye. Hayatımın en masum yıllarını, yanlış olsa da ilk aşkımı, hayali arkadaşlarımı ve çocukluk masallarımı dedemin yaptığı düğünle Bursa’ya gelin verdim geçen hafta. Oysa Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı, Kambur, Şule ve ben çok iyi bir hikayenin parçasıydık. Ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı öyle sarhoş olacak bir yaratık değildi.

Eğlencesine Yakılan Ağıt

Masa lambasının tozlu ışığı altında bir bardak süte odaklanmış biçimde buldu kendini. Babasının ona “ışığım” derken kurduğu hayalleri geldi aklına. Hayattayken anlatmayı en sevdiği hikayesiydi. Sonra sütten kafasını çevirdi ve aynaya baktı. Bu isimden dolayı kendine yakıştırdığı “sönmek” eylemini düşündü. Gerçekten söndürüldüğüne inanıyordu.

Artık güçlü olmak istemediğini fark etti. Kendince bu ışığın sönmüş olmasının rahatsız edici bir yanı yoktu artık. Ama ne olursa olsun babasından çok utanıyordu ve bunu engellemenin bir yolunu bulamıyordu.

Bir bardak sütün sonunda kendine dürüst olamadığını ve özlemine mektup yazmasının bu dürüstlüğü sağlamaktaki en kolay yol olacağını düşündü. Yenilgi ayıp değildi ama bunu karakter haline getirmek de babasının kabul edeceği bir şey değildi.

Bir hevesle boş süt bardağı yerine kalem ve kağıda verdi odağını. İster istemez gülümsedi, yazmak hiçbir zaman zor bir eylem olmamıştı.

Şimdi sen gideceksin, gideceksin ve seni hiç sevmemişlerin eğlencesine konu olacaksın belki de. Ve bunu, sırf bana karşı adını koyamadığın bir tükenmişliğe sebep yapacaksın.

Benden başka birine dokunacaksın. Eminim ilk etapta içine sinmeyecek.

Sen içten içe tedirgin olurken, o da beni içten içe senden koparacak.

Belki benim dinlediğim gibi dinlemeyecek seni o anlarda, nazik olmayacak. Ve sen de bana kızdığın gibi kızamayacaksın ona. Her şey yapılması gerektiği gibi yapılacak ve bana ayırdığın her şey onun olacak en iyi ihtimalle bu yaşananlardan sonra.

Ben ise hangimize kızmam gerektiğini bilemeyeceğim. İnsanların da bana hak vermesini istemeyeceğim en nihayetinde. Canımdan giden can yetmeyecek, kader bu ya o gecenizin sızısını yüreğimde hissedeceğim.

Üzüleceğim bunu çok iyi biliyorum, daha da üzüleceğim. Ve seni bu kadar sevmeme rağmen asla affetmeyeceğim.

Sonra durdu, içi soğumuyordu.

Bu kadarla bitirmemeliyim diye düşündü. Daha fazla nefret etmeli ve olayı kendi için daha da çirkinleştirmeliydi kendince. Ama mektubun muhattabına hala kıyamadığını fark etti. Üzülemedi bile bu hissine.

Hayatında ilk kez bir kadının isteği olduğunu hissetmişti onunla. Ve bu maskülen tavrın depoladığı nefret bulutlarını şevkatiyle dağıtmaya çalışıyordu çaresizce.

Masa lambasının tozlu ışığı altındaki boş bardağa baktı ve yaşadığı arada kalmayı düşündü.

Şevkatine şükretti.