Nostaji her zaman iş yapar bu mecmuada.Bu da bizim nostajimiz… Yazı yazmaya bu tarzla başlamıştım, güzel günlerdi.Dertlerim ve yaşadıklarım başkaydı.O zaman daha güzel gülüyordum.Artık gülüşüm o kadar sıcak değil.Olsun hala daha standart üstü gülerim, iddialıyım.Günler geçtikçe yer çekimi mi arttı ne oldu bilmem, dizlerime kadar bataklığa batmış gibi hissediyorum.Adım atıyorum kafada, ayağım gitmiyor.Hemen hallederim dediğim işlerin sonu akşamı buluyor.Beni alan düşüncelere kapılıyorum, gidiyorum ve kayboluyorum.Sonra bir uyanıyorum, yine hayat.Sanki sesi çıkan her varlık isyan ediyormuş gibi kulağımı tırmalıyor sesler, ışıklar da gözlerimin Nuri Alço’su…
Sürekli kulağımda kulaklık, elimde de içkinin bin bir çeşidinden en o ana layık olanı.Dünyamı dönüştürmeyi hobi ediniyorum.Hayatta olmaya pek el vermiyor ama yaşamak için biçilmiş kaftan o hal.Sallanarak devam ediyorum, dakikalarımı dolduruyorum.”Ol” dendiğinde olan şeylere bel bağlamaya devam ediyorum.Ve sırf o şeyler var olduğu için hala hayatta kalabiliyorum.Çok da fazla çabaladığım söylenemez.Benim gücüm kendime yetiyor, kalanı düz gitsin diye temennilerimi yolluyorum.Bahtıma şükür tabi, ama yine de daha iyiye gitmesi dilekleriyle uğurluyorum günlerimi.Kendi yolumda yalnız yürümeyi seviyorum, en mükemmel evi zihnimde yaratıyorum ve orada yaşıyorum.Bir başıma hemde…
Gözlerimi kapadığımda biliyorum ki benim için hazırlanmış bir cennet var.Hem de benim kendime hazırlanması için emir verdiğim bir cennet.Yaşamın asla son bulmadığı, benim de onunla sonsuz olduğum bir cennet.Dileklerimin kabul olduğu yer.Birlikteyken yalnızlığı, bir başıma olmayı tattığım yer.Unutulmayı unutmanın, mümkün olduğu yere gidiyorum işte.Vaat edilenlerin en doğalının, burada başladığımız sıfırın bir olacağının müjdelenmesini bekliyorum…
Düşmanı kin olan miskinlerin selamını aldım.Ben de bir gün giderken bilenlere selam edip giderim bu müjdeyi.
Ölüme doğanların ev hissettiği yeri anlatan bir şarkı dinliyorum şu an.Kendimi anlatma derdini de boşverdim ama şu içimdeki yazma isteğini susturamıyorum.Yarını bile planlamadan geçen günlerim beni hepinizden daha mutlu biri yapıyor.Bu hali yaşamanın bile hayranıyım.Sağlıklıyım, farkındalığım arttı, batıni sevdaların karşısında en derindeyim.Çünkü ben yirmili yaşların başında; kendi yarınından korkmayan, tanınmayan bir süper kahramanım.Aksini ispat edemezsiniz, elinizde değil…
Bir gün buradan giden bir uçakta olacağım.Hayallerime yaklaşmayla,evimden uzaklaşma arasında bir duygu halinde olacağım.Umarım o günü yaşarım da anlattığıma değer.İşte o gün, tekrar kulaklıklarımı takıp yüzümü gülen hale getireceğim.Bunları yaparken ardımda bu gün koyduğum hedefleri başarmış olmayı umuyorum.
Belki de bu son seferim.Parçamın, bütününe ulaşmasına bir ömür kaldı belki.Ne kadar değerli olacağını hayal bile edemeyeceğim bir hayatı yaşıyorum belki de… Son seferim bu hayata, bu havaya.Acaba bir daha bu kadar “evimde” hissedebilecek miyim, bilemem bunu.Bu kadar güvende, sıcakta, ferahlıkta ve alkol sonrası halinde olabilecek miyim acaba… Sonra “Kemal, çok anı yaşıyor.Biliyorum güçlü ama kendine dikkat etsin.Kendini geliştirmeye çalışsın.” denir.Güldürme beni lütfen, yaşadıklarımın yarısı yüzünden bi’ taraflarını kesen acizler var etrafta.En güvenilir mutluluğu bulmanın, sizin hayatınızla bir ilişkisi yok.Yorum yapmak yerine bana ulaşın, benimle sohbet edin.Biraz kitap okuyun, yapmaya çalıştıklarımın üstadlarını inceleyin.Sonra telaş yapın benim için.
Ne kadar kaçmak isteseniz de ölüme doğduk.Ölüme kadar yaşıyoruz, neyin derdi bu ? Size sapıtıp, kendinizi kaybedin demiyorum.Sakin olup yaşamaya devam edin sadece.Bilmediğimiz şeyler de var.
Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka ! Bir ışık daha var, ışıklardan başka. Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye: Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka.
Almancamın çılgın gibi konuştuğu bir andayız.Yıllarca Almanca eğitim alıp seven birkaç kişi vardır.Aha’ onlardan biri benim işte.Ich liebe die Deutche sprache mk.
Neyse fark edildiği üzere şarap içtim.Ama ben Hayyam’ın aksine beyaz seviyorum.Bana daha çok uyar gibi.En soğuk haliyle beyaz şarap sanırım onun da söylediği o cennet kapılarının anahtarı.Fazla zorlamayı da istemiyorum -tabi okuyan varsa- ama içimde kalanları yazmadığımda, Titanic katili bir iceberg oluşuyor ruhumun en dibinde.Benim de elim kolum bağlı yani.
Aylar önce Estelle hakkında masum yorumu yapmıştım bilen bilir.İşte o yorumun devamı; Kelis tam tersi benim için.Yuvamı yıkar; çocuklarımı babasız bıraktırıp, beni Barbados’da bir barda çok sarhoş edip ölüme terk edebilir.O derece yaramaz bir sesi var.Neden bilmem bana o hitap etti yıllar önce.Yıllardır da öyle devam eder.Kelis dinleyince kafamda çalan şarkılar hayatımın yaramaz anlarını hatırlatır; doğrudur, vardır böyle anlar da.
Fazla açıklama yapmayı düşünmüyorum yukarıdaki paragrafın sonu hakkında.Ben sakin yaşamaya özen göstermiş bir ruh insanıyım.Yaşadıklarım ve bana öğrettikleri bana bugün yaşayan beni getirdi.Onunla gurur duymakla birlikte, ona ait olan sorumlulukları farkındayım.Onların üstesinden gelme serüvenime hayat diyoruz.
Son kadehim söz.Zaten şişe bitti neredeyse, fazlasını istesem de yok.On iki saat sonra işte olmam lazım.Onun altından nasıl kalkacağım konusunda en ufak bir fikrim yok.Ama dediğim gibi bu kocaman bir serüven.
Ben sarhoşken sanırım hiç çekilmiyorum.Ya da her sarhoş gibi abartıyorum, bak o da olabilir.Ama dünyanın bu hali, diğerleri arasında en sevdiğim.Bana ne getirirse getirsin yüzümdeki o kocaman gülümseme, zorla da olsa mutlu olmamı sağlıyor.Yazımı bitiricem az sonra, Elif’e blogumu attım okusun diye bakalım beğenme ihtimali var mı (?) Zevk sahibi insanlara yazdıklarımı gösterip yorumlarını almak bana kendimi geliştiriyormuş gibi geliyor.Öyle bir derdim yok ama daha iyi yazmayı kim istemez tabi ki… Hem kız benim için albüm toplamışken ayıp olurdu bahsetmemek…
Bu benim ne ilk, ne de son sarhoş yazım.Ben bu dünyayı sevmek için gönderilmiş bir kahramandım.İnsanların dertleri uzmanlık alanımı kaydırdı.Ama “Kems sen ne istiyorsun ya ?” diye sorsanız; “İnsanlardan birini mutlu etmenin tam zamanıydı.” diye cevap verirdim.
Riya şu dünyadaki en aşağılık olgulardan biridir.Özü ve sözü bir olmayanın hangi yüzüne konuşacağını veya hangi yüzüyle konuştuğunu anlayamazsın.İnanmayı, güvenmeyi öğrendiysen bir de ailenden; o zaman çok yanlış bir yerde olduğunu fark etmen imkansız hale gelebilir.Bu riyakar virüsler kardeşi kardeşe kırdırtır, vuran da sen olursun vurulan da.Öfkene, egona, nefsine hakim olamazsan sadece bir silahtan ibaret olursun.Ve gözüne inen o perde, silahın kime ateşlendiğini görmene engel olur.
Cehennemin bu dünyada olduğuna inanıp, cennete ulaşmak için yaşayan biriyim.Bunu tartışmaya açmak istemiyorum, sadece buna inanıyorum.Ve iyi bir insan olmaya çalışıyorum, iyi bir insan olarak yaşamaya çalışıyorum.Hayatta kendime iyi hissettirecek şeyler inşa etmeyi deniyorum.Bugün ölsem üç senedir yazdıklarımla giderim, albümlerim mirasım kalır… Etrafımdakilere maddeden önce manevi olarak destek olma derdindeyim.Ve beni buna iten şey, makro olaylardan mikro sonuçlar çıkarma alışkanlığımdır.
Ben aynı zamanda bir tarih öğrencisiyim.Bana bunu kazandıran en büyük sebep tarih öğretmenimdir.Bana tarih dersi vermekten çok, tarihten ders almayı ve “tarihin sadece aptallar için tekerrürden ibaret” olduğunu öğretmeye çalışmıştır.Ben tarihi büyük bir tarihçi olmak için değil, hayatı öğrenmek için okuyorum.
Bu konuya nereden geldim (?)
Yugoslavya bu dünyadaki en güzel ülkeydi, bir ütopyaydı… Gerçek anlamda hayallerin yaşandığı, yirmi birinci yüzyıla ait en güzel anıydı.Avrupa’nın en huzurlu şehirlerine ev sahipliği yapan, denge politikasıyla var olan bir ülkeydi.Her şey onu var eden sebebin yok olmasıyla bitti.Tito’nun ölümünden sonra inanç boşluğuna düşen halkın kanına “Özgürlükçü Avrupa Emperyalizmi” girdi.Beni öyle sosyalist bir insan olarak tanımayın, öyle bir kimliğim yoktur.Politik olarak da hiç konuşmam.Sadece birkaç gündür yaşadığım şu Avrupa nefretini kusmak geldi içimden.Peki ne oldu o Avrupa gelince… Bir gecede aynı yatakta yattığın eşine silah çektin, kardeşinin çocuklarını öldürdün, karşı komşuna zarar versin diye tanımadığın insanları evine aldın.İşi insana indirgeyince ne kadar çirkin görünüyor değil mi.Ama bunları yaptılar.Sırf o riyakar Avrupa’nın vaatlerde bulunduğu cennet uğruna birbirine cehennemi yaşatmayı seçti Yugoslavya.Peşinde binlerce ölü insan ve evlerinden olan insanlar bıraktı o savaş.
Değişkenleri olan bir insandı Yugoslavya.O insan inancını kaybedince kendiyle çatışmaya girdi, çevresinin etkisiyle saptı.Sonuçta sadece kendi kaybetti, bitti.
Ve gecenin ikisinde yirmi yaşında bir gencin eleştirilerine maruz kaldı.Şu an koca devletin bana “Sen kimsin !?” demeye bile gücü yok.Hoş ben hala çok seviyorum orayı, o ayrı.Şimdi nasıl diyeceksiniz… Dedemi de hiç görmedim, tanımadım ama onu da çok seviyorum, hatta daha çok seviyorum 🙂
Tabi ki hayatın bize ne getireceğini bilemeyiz.Ama inanç ve bize güvenen insanları kaybetmek, lüksümüz olan bir şey değil.Ağırlığını zamanla koyan bir karar.Bizim kıçı kırık hayatlarımız bir yana, koca devletleri yerinden ediyor bu kararlar.Siz, biz, sen, ben artık neyi uygun görürseniz.Huzuru sabitimiz belirlemeliyiz.
Anılar benimle yaşıyor, sanki birbirinden kopuyor.Sevenler bana hesap soruyor sanki... Özledim ve her saniye deli gibi özlüyorum.Anılara özlem duymanın yanlışlığının ve yarattığı boşluğun ben de farkındayım; ancak o yazıya başladığım şarkı sözü gibi anahtarları görünce, kapılarım kendiliğinden açılıyor.Sabahtan beri “Aşka Yürek Gerek, Hatırla Beni” ikilisini dinliyordum, sonra sonra “İsyankar” da katıldı bu listeye, kopuyoruz.Zaten uzun süredir bir şeyler karalama derdindeydim, böyle duman oluşum üzerine cuk oturdu.Ve bu yazıyı tamamiyle Natalia Dussopulos‘a adıyorum.Onun yüzünden yazıyorum, sesine minnettarım.
2000’li yıllar tam olarak çocukluğuma tekabül ediyor, öyle “Ben doksanlar çocuğuydum” konuşmalarına gerek yok.Ve tam dokuz sene çocuk olarak yaşadım, sonrasındaysa “ergen, genç, delikanlı” sıfatlarını kullanmaya başladım.Bu süre zarfının ilk yarısında ülke sosyal açıdan tavan yapmıştı.Tarkan’ın Kuzu Kuzuyla dönüşü, Galatasaray’ın başarıları, Milli Takım’ın yükselişi, Mustafa Sandal’ın Avrupa’ya açılması, Sertab’ın Eurovision’da yaptıkları gibi.Yani bir çocuk için ilgilenebilecek onlarca aşina olduğumuz konuya sahiptik.Arkasından gözümüz kapalı desteklediğimiz değerlerimiz vardı.Konu dışı olacak ama o tür de bi’ konu olabilecek tek şey Arda Turan şu anda, ona da desteğimiz sonsuz zaten.Her neyse; o yıllarda -eminim yalnız değilimdir- çocukluk aşklarımdan biriydi artı en ilgi çekeniydi Natalia.Yunan olması öncelikle farklı olduğu için büyük bir artı zaten, sonrasında çok güzel oluşu da diğer büyük artıydı.Hayran hayran izlerdim televizyon karşısında ağzım açık.
Mustafa Sandal da bu memlekete gelmiş en kusursuz popstar adayıdır, altına imzamı da atarım.Ha tabi ki Tarkan diyenler çıkacaktır, hangisi daha büyük yıldızdır diye bir yorum yapmadım, ben de Bu soruya Tarkan derim 🙂 Hangisi daha kusursuzdur sorusuna cevap verdim.Tarkan‘ın o seviyeye gelmesi için kaç kişi ne kadar uğraştı tekrar bakmak lazım.Mustafa Sandal o adaylığa ilk çıktığı gün de hazırdı, ki daha kendisi yurt dışında patlamadan Natalia‘ya önayak olmasının nedeni budur.Kendi yapım şirketin var, kendi tarzın ve dinleyici kitlen var; bunun üzerine yabancı ve genç bir düet canavarına sahip olmak muazzam bir lüks.İşte o yüzden yılın 2015 olmasına rağmen deli gibi tüm gün o şarkıları dinleyebiliyoruz.
Neyse konu Mustafa değil.Kafam hep yapıma ve albümlere gidiyor, alışkanlık.
Ne diyorduk, Natalia ! Aslında internette onu anlatan bi’ güzel yazı, röportaj, haber falan bulsaydım yazıyı yazmazdım.Ama bırak haberi, kızın fotoğrafı bile yok.Şimdiki nesil önce sosyal medya için zemin hazırlıyor, sonra şarkı söylemeye başlıyor.Ama o zaman nerde (!)? Neyse gerilmiyoruz, sakince yazıyı sonlandırıyoruz.
Çok güzeldi, eminim hala güzeldir.Hoş yaşıyor mu onu bile bilmiyorum ama, tek dişi kalmış hayranı olarak Yunanca-Türkçe söylediği “Cesaretin Var Mı Aşka” şarkısını dinliyorum.Ve tekrar söylüyorum, eminim hala güzeldir.Onun için yazdım, sağolsun… Ona yazmasam “Elleri tütün, dudakları şarap kokan; Afrika asıllı bi’ kadın” diye bir yazımı yayınlayacaktım.Zaten yayınlanmayanlar da burdan köye yol oldu.
Yazı bitti.İyi kötü yazdım bir şeyler.Bütün günüm benden çalınınca aklıma yapacak başka bir şey gelmedi.
– Aşağıda okuyacağınız yazı, yeni çıkacak Bond Filmi hakkındadır ve meraklısı olmayana çok sıkıcı dakikalar yaşatabilir.Eğer ilginiz yoksa baştan “uyarmadı demeyin” diye söyledim 😛 –
O geliyor ! Kaçınız hazır bilmiyorum ama ben haftalardır yerimde duramıyorum… Süper kahramanların en karizmatik olanı, en uçamayanı, en özel güçleri olmayanı, en ajanı geliyor !
Bond… James Bond !
Sanırım serinin en efsane filmi geliyor.Bu kanıya nereden vardım (?) Öncelikle bi’ kanıya varmadım içimden geçeni söylüyorum.Ama yine de kadro, hazırlık ve tecrübe bakımından muazzam hazır gibiler.Ve bulunan isim de tam uygun; hem eski Bond‘ların gölgesinde, hem de bütün Bond‘ların üzerinde “SPECTRE”.
Yazıya biraz hazırlık yaptım; en basitinden başlayıp, kafama göre sıralanan başlıklarla devam edeceğim.Çünkü yazarken bile heyecanlanıyorum.
Sam Mendes‘e öncelikle kocaman bir moral alkışı çünkü Skyfall‘da yakaladığı ivmeyi devam ettirirse burada hepimiz kendimizden geçeriz.Tamam, film senaryo olarak biraz düşük olup bazı konularda sert eleştirilse de; oyunculuklarıyla, çekimlerindeki kaliteyle, sayamayacağımız onlarca şey ve özellikle sountrack’iyle bir başyapıttı, kabul etmek lazım.Ve Bond Filmi çekmek tecrübeyle olur, izleyerek gördük.Adam bir şekilde Skyfall üstü bir filmde her şeyi hak eder, şimdiden başarılar.
Yönetmene dilediğimiz başarıyla konuya ısındığımıza göre devam ediyorum.İlk önce geçen filmde sırıtmamış Bill Tanner‘ın devam etmesi hoş olmuş, tutabilmek güzel.Ama ikinci başlığımızın esas konusu Aston Martin…
Buyrun;
Göründüğü üzere, kelimeler kifayetsiz.Skyfall‘daki o nostaji tabi ki güzeldi, ancak bir Bond Filminin olmazsa olmazıdır yeni seri Aston Martin.Sırf o klasik kovalamaca sahnesindeki bu Aston‘u görmek için bile sabırsızlanabiliriz, sorun yok.Arabadaki kesimlerin o klasını görünce aklıma gelen laf direk “Swag is for boys, Class is for men.” işte bu kadar.
Geçen filmdeki o retro model de o M‘in bindiği son Aston Martin oldu, olsun yakışıklı bir veda oldu.Yeni M ve asistanı birbirlerine muazzam yakıştılar, ki bunu gören yapımcılar ayırmamışlar şükür ! Yeni M‘in çatışmalardaki etkili tavrı ve Bond‘a karşı soğuk babacanlığının yanında Eve Moneypenny‘nin Naomie Harris‘e tam oturması bu ikiliyi değişilmez yapmış.Eve umarım – cidden umarım – azıcık fazla görünür ekranda, çünkü yakışıyor.Ve bu MI6 ekibiyle olan ilişkisinde yeni “nerd” tipli Q biraz ilginç olmuş.Ama kötü demedim, sadece alışılmışın dışında.Yani o klasik iş adamı tipli Q yerine böyle daha bi’ sakin, hacker tipli birini kullanmak gerçekçi ve güzel ama biraz soğuk olmuş.
Sırasıyla Q, Eve, Bond tabi ki ve yeni M;
Ve Bond Filmlerinin doğal olarak değişmezleri, düşmanlar… Filme ismini veren ve ilk afişte gördüğünüz kurşun deliğinin altına uzanmış sekiz çatlak SPECTRE Ahtapotu‘nun simgesi.Bilene bu son kurduğum cümle boş gelebilir tabi ki… From Russia With Love ve Thunderball filmlerinde özellikle karşımıza çıkmıştı bu örgüt; klasik amaçları var doğal olarak, dünyaya terörist yaklaşımlarda bulunmak, bir şeyleri yıkmak ve bir yerleri ele geçirmek gibi.Esas burada açılması gereken konu kötü adamlar.İlk olarak Mr. White yine karşımızda.O bir Bond Anti-Efsanesi zaten.Onun dışında benim yaş grubumun büyük çoğunlukla bildiği güreşçi Bautista var, ama adam fena yaşlanmış.Onun yanı sıra İçimizdeki İrlandalı Andrew Scott var, kötü adam gülümsemesine sahip sonuçta.Ve benim favorim; Soysuzlar Çetesi ve Django ile Quentin Tarantino‘nun banko oyuncusu olmuş Avusturyalı Hemşeri Christoph Waltz var.O adamın oyunculuğuna saygım sonsuz, işini mükemmel yapıyor.Hangi rolün altına girerse kotaracağını düşünüyorum ve o adamı nedense Tim Roth‘a benzetiyorum.Son bir cümle bu başlık hakkında, kötülerin oyuncu kadrosu gerçekten muazzam.
Gelelim Bond Kızlarına, en sevdiğim konu şu hayatta 🙂 Gönül ister ki sabahlara kadar betimlemeler sıraliyim, ama ellerim kendini koyverdi.Ya o mavi muhabbetinden, güzelliğinden ve muazzam yansıttığı tavrından sonra Bond Kızı olan Lea Seydoux‘a mı; yoksa her erkeğin hayali, ellisinde bile bir biblo gibi kalan, kelimeleri yarı yolda bıraktırıp kendi yoluna yalnız devam eden Bond Lady’si Monica Bellucci‘ye mi iltifat ediyim bilmiyorum.Zevkler ve renkler tartışılmaz ya hani, o yüzden rahatlıkla En İyi Bond Kızları sıralansa ikisi rahat ilk beşe belki de ikisi birden ilk üçe girer…
Gelelim yavaş yavaş sona, Daniel Bey.Daniel Craig kesinlikle Sean Connery ile yarışıyor.Sarışın olması fark etmeden deli gibi rol yaptı.Bond olmak için doğmuş gibi davranıyor.Tavrı ve havasıyla tamamen karakterini yaşıyor ve iyi bir oyuncu.Ona fazla bir şey yazasım yok adam zaten James Bond, bütün bu muhabbet ona sebep yapıldı, seviyoruz sayıyoruz haliyle.
Son olarak bir toplu fotoğraf da olsun;
Herhalde ilk defa bu kadar uzun ve kendi konusu olan bir yazı yazdım.Eskiden yazdığım o başka blogların eleştirileri harici tabi ki.Umarım film hepimizi doyurur, çünkü ben sabırsızlıkla bekliyorum.Hatta bekleyemiyorum ! Yazmadığım en önemli konulardan biri aslında soundtrack’ti ancak henüz belli değil, birkaç dedikodu var tabi ki ama değmez o riske 🙂 Meraklısı olup okuduysanız, gerçekten hem Bond sevdiğiniz hem de vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
Davulun sesi uzaktan hoş değil muazzam duyuluyor günümüzde.Sakın ha aldanmayın; bak, beğen, al, sonra “ay götüm ne çirkin şey bu”.Sıralama değişkensiz böyle.Sanatı toplum için yaparım ben diyen rap sanatçıları gibi bir sistem eleştirisi değil bu.Aksine sistemden aykırıyım ben ayağına yatan, dünyayı sevişerek kurtarmalıyız kafasındaki “bedenen namuslu” düşünürlerimize attığım bir taş.Dünyada bana en batan şey sanırım, yarım bilip tam konuşmaktır.Çirkini öpmemişler ben zaten namusluyum demiş.Yıllarca kimseden alamadığı söz hakkı yüzünden kendine bile ispat edemediği kişiliğinin yarattığı kompleksle kendini Kaf Dağına çıkarmak; ardından bu boşluğa iki kitap, iki filmle güzel kıyafetler giydirmek ve ilk yüz bulduğu anda karşımızda Ayn Rand edasıyla çıkmak çok büyük bir şey heralde.İçin boş ama konuşuyorsun ve bir de eleştiriyorsun.İnsanlara karşı susmayı çok severim ama böyleleri geldikçe konuşmamak için zor tutuyorum kendimi.Tamam biz zaten büyük felsefeci ya da kendilerini hayatları dışında başka bir şeye adayan insanlar değiliz, ama sen bizim yanımızda bile hiçsin.Kendine bile adayamadığın bir hayat sür, sonra ben Fransızca öğrendim çok kültürlüyüm de, yersen.
Rap demişken şu “diss” tadındaki paragrafımı, gün olur da beni okuyan bir rap meraklısı olursa ona adıyorum.Gerçekten nefreti açıkça dile getirmek inanılmaz denge isteyen bir işmiş.Bir anda konudan uzaklaşıp küfür etmeye devam etmek istiyor insan.Ama düşün düşün içinde göm hırslarını, bir yere kadar.Kimseye belli etme eyvallah ama arada buraya sitem etme lüksüm de olsun yani.Neyse nabzı düşürüp geyik yapmaya devam edebiliriz.
Geçen gün Son Umut’u izledim, çok beğendim.Yani sinema eleştirmeni gözüyle buraya on sayfa hikaye yazsam kime katkı sağlar şu saatten sonra.Bizi gayet memnun etmesi gereken bir film olmuş.Sanki hepimiz eleştirmen olarak doğduk şu hayata.Sevimsiz sevimsiz okuyucuyu kırmaya yönelik eleştiriler falan, hiç hoş olmuyor.Zaten ligler de tatile girdi.İyice moral olarak yerlerdeyim.Futbol takip etmeyen insan eksiktir, ötesi yok.Eğer sen sinema, edebiyat takip edebiliyorsan şu coğrafya içinde her şekilde futbol takip etmek durumundasın.Ha diğer sporları anlarım ilgi hikayesidir ama futbol bu ülkede vatandaş olan her insanın dile getirilmemiş sorunlarının çaresidir.Düğünler gibi; bayramlar olarak düşündüm ilk ama bayram fazla soğuk kalır futbol yanında, aynı düğün gibi.Dün gece sevgilinden ayrılırsın ertesi akşam halay başındasındır, dün gece sevgilinden ayrılırsın ertesi akşam yetmişinci dakikada gelen penaltı golüyle dünyanın en mutlu insanı.Ev kirasıyla bahis oynayan babalardan feyz alın.Yaptıklarını yapın demiyorum tabi ki ama hiçbir şekilde dile getirilemeyen sorunların çözüm umudunu besler futbol.Unutmayın ki şu milletin övündüğü iki ruh vardır; 1915 Çanakkale Ruhu, 2000 Galatasaray Ruhu.Tabi bunlar teşbih öyle pek ciddiye de almayın.Ama futbolu takip edin.
Yavaş yavaş yazının kapanışına yaklaşıyorum.Güzel iki paragraf yazdım, öyle hissediyorum.Ne egoistlik ama 🙂 Bakalım günün birinde tam olarak kendi değerimi bilebilecek miyim… İnsan yapmadığı şeyi büyüttüğü gibi yaptığını da aşağılaştırıyor bazen.İşte onu arada yapıyorum ben.İnsanlar da hiçbir şey yapmadan övününce önüme gelip, o yukarıdaki paragraf ortaya çıkıyor işte.Yoksa yakaladım biraz taş atiyim kafasında değilim, cidden nefretim varmış.
Şarkı güzel, dinlemenizi tabi ki tavsiye ediyorum.Giderayak iyi geceler hepinize, yazıyı yazarken ertesi gün olmuş bak.Ben de yatarım az sonra.
Hayırlı geceler, mutlu seneler.Athena dinliyorum, çünkü çok seviyorum.Çok fazla hemde ! Dörtlü, beşli yaşlardayken Kurtuluş’taki evimizde dayımla dinlediğim kasetleri geliyor aklıma.Ya da 2002 yılında bu şarkıyı da barındıran albüm kasetinin renginin yeşil olması ve “çilek kokuyormuş o kaset” dedikodusuna inanmam.Sanki gerçekten kokuyormuş gibi elimde kaset annemin babamın burnuna sokmam detayı dikkatlerden kaçmasın.Sübliminal çok ilginç şey abi baksana, bacak kadar çocuk “bu kaset kokuyo’ ama yeaa” diye geziyor… Eğer Lada Niva alırsam ilk dinleyeceğim şarkı Yengeniz Rihanna‘dan değil, ahanda bunlardan diye düşünüyorum.Abi zaten Allah’ı arayan adamın yaptığı sanatın hoşa gitmesi kadar doğal bir şey olamaz.
“Bu süre zarfında yazmadın, ne yaptın ?“ diye bir soru olmaz da, hadi oldu diyelim.Bloga gereken zamanı ayıramadım haklısınız.Kafamı toplama sorunum var.Bir araştırmaya başlarsın hoşuna gider ve çok derine inersin hani, ondan sonra bir bakarsın nerelerdesin… O hikaye işte.
Din veya inanç tartışması yapmam burada, okuyanım varsa bilir.Ben inanca ihtiyaç duymayı seviyorum ve bu inanç boşluğunu düşünmekle, aramakla dolduruyorum.Din insanların afyonudur, evet Karl Marx bunu yazarken aynı şeyden bahsetmiyor olabilir belki ama tamamen haklı.Ben bu uyuşuk halimi seviyorum, bu halde yaşamak beni cennete yakın hissettiriyor.Ruhum cennetine ulaşana kadar bu uyuşuk halde yaşamak belki doğru belki değil ama şu anda ihtiyaç.Çünkü yaşam gerçekten çok zor ve yetenek gerektiren bir şey.Kıl kadar ince, zemini kılıç kadar keskin bir köprünün üzerinde; ateşten bir nehri geçmek gibi doğru yaşamak.Ve biz doğruyla kolay arasında her zaman kolayı seçmeyi adet edinmişiz kendimize.
Neyse eleştirmek istemiyorum kimseyi, kimseye yazmıyorum aslında.Her eleştirim başlangıçta kendime, kimseye kastım yok.Sevecen olmaya çalışan biriyim ancak kendi içimdeki konuşmaları karşımdakine anlattığımda ne tepki alacağımı kestiremiyorum.O yüzden konuşamıyorum kimseyle.Düşün düşün sonunda çatla, gel buraya yaz.Yazıların arasındaki boşluk bunun sonucu yani.Kendi yağımda kavurduğum düşüncelerin servisi bu yazılar.
Bu yazıya bir başlık belirlemedim.Zaten plansız yazdım, güzel olup olmadığına da bakmadım.Süpriz oynamamın eseri olan yazımı beğenilere sundum.Hey yavrum hey, yürü be !
Uyku hapı yüzünden efsane rüyalar görüyorum.Geçen gün görücü usulüyle evlendim.Kızın adı Yağmur; biraz kısa, kumral ve güzel bi kızdı sakindi.Evliliğimizin ikinci ayında bi’ köprü üzerinde manzara karşısında susarak anlaşırken gördüm bizi.Beni bana anlatan rüyalarımın kadını yani.
Derdimi konuşarak anlatamadığım gerekçesiyle bir arkadaşımın ricası üzerine yazı yazmaya oturdum, saat 02.22 tam şu anda.
Mutsuz değilim öncelikle, ancak sorulsa “Mutlu musun ?” sorusuna da mutsuz değilim cevabını verirdim.Bu ara bir şekilde çok içki içiyorum ve bazen sarhoş oluyorum.O haldeyken yaşadığım sorumsuzluk yüzünden hastayım, soğuk almışım ve bildiğin sorumsuzluklarım yüzünden iyileşemiyorum.Hasta gibi yaşamayı bilmediğim için bu durumda kendimi rahat hissetmiyorum.İnsanlar gerçekten hastalıkta bile tarzlarını konuşturabiliyorlar bense sadece çirkinim.
Tabi ki anlatamadığım ve beni seven bir iki kişiyi meraka düşüren şey kıçı kırık hastalığım değil.Hayatımdaki veya genel olarak etraftaki kocaman belirsizlik.Amaçsızız ve savunmasızız… Bunu bütün dünya insanları beni dinlesin, bir bildirimim var diyerek yazmıyorum; kendimden, ailemden ve bir açıdan da yakın çevremden bahsediyorum.Tamam belki çok güçlüyüz düşünce olarak, ve kendimizce bir hayat görüşümüz de var olabilir.Ama mutluluğumuz için zamanla yarıştığımız bir amacımız yok.İyi olalım; hayat bir şeyler getirsin, o geldiği zaman o düzene uyum sağlayalım ve mutlu olmayı bekleyelim.Yani imkansızlıkları aslında hayatın düzeniymiş gibi yaşayalım.
Bir şeyler olacak diyerek yaşıyoruz, o güzel şey olacak ve biz mutlu olacağız.Bir şeyleri oldurmak için yaşamıyoruz.Mezun olup, yüksek lisans yapıp, askere gittikten sonra lastik patlar ve şoför de atlarsa hayallerimiz için bir şeyler yapmaya veya mutlu yaşamaya hakkımız olur.Eğer sen bugün mutlu olmaya çalışırsan veya hoşuna giden bir şeyi oldurmak için zaman, para gibi kaynakları harcarsan sorumsuz bir insansın.Neden, çünkü öyle; şu anda sırası değil.İstisnasız açıklıyorum sizi en çok seven insanlar; aileniz, en yakın arkadaşlarınız veya sizi tanıyan kişilerin hepsi sizi yadırgar.Sistem dışı bir olgu olursunuz.Peki ne zaman bunun sırası (!) İmkansızlıkların arasında hayata karşı savunmasız ve amaçsız yaşamaya o kadar alışılmış ki uyuşuk vaziyette modayı takip ediyoruz.Ekonomik veya akademik rahatlığı hedeflemeyen her hayal için tek cevap “şu anda sırası mı bunun”.
Çok umursamazım ve çok rahatım.Bu bile sistem dışı ve iğnelenmesi gereken kötü bir özellik.En bağımsız hayallerimi kurabildiğim tek dönemimde, istediğimle uğraşamazsam hiçbir şeyle uğraşmam.Evet, bu başımdaki kavak yellerinin esintisiyle dalgalanan isyan bayrakları olabilir.Sanırım en güzel cümle bu olur bu durum hakkında.
Umursamadığım için mutsuz değilim, en net özet de bu sanırım.Kendi şansıma ve onu bana verene güvenerek yaşamayı seviyorum, bana huzur ve mutluluk veriyor.O yüzden sorun yok ben anlatmadan da yaşayabilirim.
Saat 03.37 şu anda.Dıştan inandıklarınız kabusunuz olduğunda içten inandıklarınız uykusuzlukta huzur bulabiliyor.Diye yazıp ilahi ve edebi bitirelim kendimizce hadi.
Oh Yeah – T.I. ft. Pharrell About My Issue – T.I. ft. Victoria Monet & Nipsey Hussle
Merhaba;
O kadar uzun süredir güzel müzik dinlemiyorum ki şu albüm çıktı çıkalı cennetten gelen seslere bağımlı hale geldim.Sanki yıllardır bildiğim şarkıları dinler gibiyim, şimdiden klasik oldular.On üzerinden on değil belki ama kesinlikle sekizi hak edip dokuza göz kırpan bir albüm.Zaten hislerini sözlere aktarma konusunda sorunu olmayan biriydi T.I. yanına Pharrell‘i alınca ortaya çıkan her şey isimlerini tekrar kanıtladı.Öyle ki yazıya başlarken karar veremedim hangi şarkıyı seçsem diye, sonunda baktım olacak gibi değil iki şarkıyla bıraktım.
Uzun süredir yazı yazmıyorum, o oldu bu oldu konusuna girmiyorum.Neden yazmadığım konusunda en ufak bir fikrim yok çünkü yazamadım, olmadı.Hani beklersin olmaz, zorlarsın daha beter edersin; durup dururken lan bi’ deniyim diye başlarsın ya, onun gibi bir şey işte.
Anlatacak hikayem çok fazla ama konuya nasıl girmem gerektiğini bilmiyorum, o sebeple lafı ağzımda geveliyorum; iki paragraf geçiştirdim dolu görünsün diye 🙂 Şaka bir yana başlayabilirim sanırım.
Yazının başlığını iki hafta önce belirledim, evet tam iki hafta oldu.Konu bile yoktu kafamda.Yine bir dar vaktimde yürürken müzik dinliyorum nabzım düşsün diye, kendi kendime aklıma yazı geldi ve direk “Başlığım Cennetten Gelen Sesler ve Hava Parçalı Bulutlu” olacak dedim.Öyle ekstrem bir karar değildi tabi.Sadece yine bu şarkıları dinliyorum, biraz erken dinleme fırsatım oldu da albümü… Her neyse işte yine bu şarkıları dinlerken, ilhamım gökyüzü ya benim – hani bakar kaybolurum – Yine bakına bakına yürüyorum, o ara bulutlara takıldım ki ben de cidden parçalı bulutlu bir havadaydım, denk geldi.Ayrıca o zaman tüm gün boyunca ikinci şarkıyı dinledim, yani başlığın ritmi o.
Kimse bana bir sorun ya da sorumluluk yüklerken hazır olup olmadığımı sorgulamadı.Üzerime düşen kırılgan hikayelerle uyanmak zorunda kaldım bir gün.Ki sırf bu nedenle çok kişi kırıldı, o kadar hızlı kaldıramazdım sorunları.Büyüdüğümde ise kaldırabileceğim kadarını yüklenmiştim zaten.Yeni bir şeylere heveslenmektense, önce aynayla yüzleşmem gerekti.Aylar önce sübliminal mesaj gibi içimden kopmuş bunlar, şimdi gülerek okudum.Benim bir “Ben yazdım” serim var okuyanınız varsa bilirsiniz; bir kaç örnek yazasım var.
Hayatımın ortasına çakılmış bir kazık gibi, en büyük sorunum “yapamamazlık”.
Zincirim bu kazığa bağlı ve ancak onun “yeterli” dediği mesafe kadar gidebiliyorum.
Sürekli aynı yuvarlak içinde gezip, gidemediğim yerlere imreniyorum.
O kazığı söktüğüm anda başlayacak anlatmaya çalıştığım şeyler.
10 Temmuz ’14
Uykuyla aldattığım düşlerim var.
26 Haziran ’14
Her şey hazır,
Bir ben eksiğim…
22 Nisan ’14
Benim kelimelerim hep en değersiz kabul ediliyor hayatımda.
Kendi hayatımda istenmeyen adamım.
Bir insan kendi hayatından nasıl ayrılır ki ?
22 Mart ’14
Artık bedenen yorgunum,
Zihnen yorgun olmaya zamanım bile yok.
Bir otursam hayatımı yazacak kadar kelime birikti içimde,
Kalbimdeki inci izin vermiyor.
7 Mart ’14
Kimsenin geçmişi umrumda değil,
Yeter ki bana gelecek sormayın.
14 Ocak ’14
Sanırım yeterli, bir önceki seneye geçme gereği görmedim.Emin olun orada da var böyleleri.Arada piyasa popçusu gibi bir şeyler de karalamışım ama neyin ne olduğu gayet iyi anlaşılıyor.Bunu neden böyle ortaya döktüm bilmiyorum, yapasım vardı belki de.Çünkü kafamın içinde o seslerle büyüdüm daha öncesinde de.Artık öyle çok mutsuz biri falan değilim, belkide kendime karşı kazandığım ufak zaferi belli etmişimdir kendime.Çünkü aylarca kendime biçtiğim “Batman Maskesi ve Altındaki Adam” rolü ilk defa bu kadar farklı anlamlara büründü.Maskenin altındaki sorunlar değişmeye, üzerinde ise bir hikaye inşa edilmeye başlandı ve maske incelmese bile şeffaflaştı.
T.I.‘ın da söylediği gibi “God with me I’ma find my way.” Hep aynı hikaye, kimi takip ettiysem yoluna tuttuğu ışık aynı oldu.İçinde koruğun incinin yoluna verdiği aydınlık çok sorunun çözümüne yardımcı oluyor.Bunun dışında da bir dünyanın var olduğunu bilmek insana gerçekten çok huzur veriyor.
Gitmeden; uzun süredir albüm almıyorum.Beni mutlu etmek isteyen büyük yürekli arkadaşlarıma sesleniyorum, siz ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz…