Basit GoyGoy Günlükleri: 43. gün / pandemi.12

Keyfi olarak bir şeyler karalamaya ve yatmadan önce zihnimi boşaltmaya geldim. Kafamı susturamadığım için bir şeyler izlemeden uyuyamayanlardanım. Bu süreyi kısaltmak adına bir şeyler yazmanın bana iyi gelebileceğini düşünüyorum. Belki zihnimdeki bazı şeyleri buraya boşaltmak uyku öncesi beni rahatlatabilir. Çünkü sabahında geç uyandığım için özellikle pazar geceleri uyuma güçlüğü çekiyorum. Bu da pazartesi sabahımı çok zorlu bir maratona çeviriyor. Hayırlısı bakalım.

Geçen sene bu zamanlar Kuveyt’te olduğumu fark ettim. Bugünleri göz önünde bulundurursak, o da bir nevi karantina sayılırdı. Tabi o zamanlar karantinada yaşamanın nasıl bir şey olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu, ama aşağı yukarı bugünlerim gibiydi. Tek farkı o zamanlar biraz daha konforluydu. Hayatıma ve insanlara özlem yine vardı, yine çalışmak zorundaydım, yine istediğim gibi gezemiyordum ve işin en ilginç yanı yine istediğim gibi para harcayacak yer bulamıyordum. Anlayacağınız açık hava ve güzel müzik eşliğinde bir bardak biranın hasretini o zamanlarımda da çekiyordum.

Biraya hasret demişken; karantinanın başlangıcında alkol tüketimim, içtiklerimin alkol oranıyla doğru orantılı olarak gözle görülür seviyede artmıştı. Normalde bira üzerinden giden alışkanlığım, yerini viski ve cine bırakmıştı. Bu da vücut düzenimi ister istemez alt üst etmişti. Ben de bunun korkusuna alkolü bırakmaya karar verdim. Esasen benden beklenmeyecek kadar başarılı bir şekilde uyguladım bu kararı ve biriyle içme durumunda bile kalsam kendi çizgimin çok altında içtim. Bu da beni kendi adıma çok memnun etti. Evde alkol aldığım vakti nonogram ve sudoku çözmeye ayırdım. Nonogram zaten yıllardır üzerine vakit ayırdığım bir şeydi, sudoku da bana çok emekli işi gelse de ona da başladım. Beni sakinleştirdiklerini ve tahminlerimin üzerinde oyaladığını söyleyebilirim. Normalde her şeyden çabuk sıkılan ve istemediğim bir şey olduğunda sürekli mızmızlık çıkaran bir yapım var. Özellikle sudoku bu sabırsız mızmızlığımın önüne geçmekte bana çok yardımcı oluyor.

Bu arada tabi ki vakit geçirmek için yalnızca sudoku ve nonogramla ilgilenmiyorum. Son bir ay içerisinde The Mandalorian‘ın iki sezonunu bitirdim. Ve dizinin uzun süredir ekranda izlediğim en güzel şey olduğuna karar verdim. Normalde de kendimi dozunda bir Star Wars hayranı olarak nitelendirebilirim ama The Mandalorian beni bu normalin çok çok ötesine taşıdı. Detaylandırmak gerekirse; Din Djarin‘in karakter gelişimi, miğfer detayı ve zor durumda kaldığında normlarının değişmesi şu zor zamanlarımda inanılmaz yüzümü güldürdü. Eski karakterleri yeni halleriyle görmekle birlikte çok sevdiğim Rosario Dawson‘ı, hayranı olduğum Ahsoka Tano olarak görmek beni inanılmaz yükseltti.

Ayrıca bugün yazıya başlamadan önce de Baby Driver‘ı tekrar izledim. Normalde bir filmi ikinci bir defa izlemeyi yalnızca bir kişi için yapardım, ama çok sevdiğim bir film olduğu için dayanamadım ve tekrar izledim. Müzikleri, romantizmi ve başrolü beni tekrar mest etti. Ritmimi yakalayan romantizm beni gerçekten pamuk şeker gibi bir insan yapıyor. Uzun süredir besleyemediğim bu yanımı bu akşam için doyurabilmek beni sahiden çok memnun etti, mutluyum.

Mutlu olarak yatağa gitmeden önce size birinden ve gerçekleşmesinin imkansıza yakın olduğu bir hayalimden bahsedeceğim. Normalde öyle çılgınlar gibi sanat düşkünü bir insan değilim. Beğendiğim bir ressam olursa bir şekilde eski işlerini ve eğer hayattaysa kendini takip etmeye çalışırım. İki seneden beri beni çok yükselten Will Martyr bu tanımın gerçekten en elle tutulur örneği. Yaptıklarını ve kendini çokça takip etmeye çalışsam ve “yarın bir gün” diye başlayan hayaller kursam da büyük ihtimal ömrümün ilerleyen yıllarına kadar sanata o paraları harcayamayacağım. Ama Allah biliyor ve istiyorum. Keşke kullandığı o müthiş renkleri bir gün çalışma odamda görmek için ne yapmam gerektiğini bilseydim.

Teşekkür ederim,

İyi geceler.

Basit GoyGoy Günlükleri: 40. gün / pandemi.11

Yokluğunun avuntusunu yetiremiyorum artık kendime. Varlığının genzimi yakan, içimi dolduran hallerini özlüyorum. Yaşadığım heyecanın aklımı başımdan aldığı günleri arıyorum. Biraz biraz haddimi aşıyorum, biraz biraz seni istiyorum.

Olsun.

Aslında sen de pek yok değilsin. Sadece olman gereken kadar burada olamıyorsun. Şahsen ben de pek sorun etmiyorum, ama dediğim gibi, bazı şeyleri artık yetiremiyorum. Niyetim hiçbir şekilde sorun çıkarmak değil ama şikayetten kendimi alıkoyamıyorum, biliyorsun. Burada olduğun günden beri, beni en yakından sen tanıyorsun.

Neyse, ez cümle.

Hayatımı Riff Cohen şarkılarından eyleyenle hesabımda eksik geceler var geçirilmesi gereken. Derdim bu gece pek de dert değil, iş öncesi şımarıklık yapıyorum. İyi niyeti suistimal etmeyi sevdiğimden sınırlarımı zorladığım çok oluyor tabi ama öyle ki RiffJ’aime quand tu m’aimes” dediğinde ilk ben kendimi buluyorum.

Teşekkürler.

Basit GoyGoy Günlükler: 39. gün / pandemi.10

Dillendirmeden çözülmesini umduğum sorunlarım var. İnşallah gönlüme göre bir pozisyonda stabil hale gelecek. Çünkü kimsenin tavuğuna kışt demedim ve bu yaşananların bir çoğunu hak etmiyorum. Bugün can dostum Serhan ile bu durum üzerine tam bir saatlik bir telefon görüşmesi yaptım. Öyle çözüm odaklı bir görüşmeydi ki, emin olun sonu hiçbir yere varmadı(!)

Bahsetmek istediğim konu bu değildi.

Teknolojiyi çok sevdiğimi fark ettim. Şöyle ki; hikayeye oyun oynarken müzik dinlemek istediğimi belirterek başlamalıyım, Eurotruck 2 oynarken radyo açmaya karar verdim ve kanal olarak da oyunun içindeki Sırp radyolarında karar kıldım. Zagreb radyosundaki Lili Marlen Türküsü kadar can alıcı olmasa da, şu günümü Sırp radyosunda Sweet Nothing Remix‘i dinleyerek güzelleştirdim diyebilirim. İşlerim dolayısıyla geceleri uyanık olmam gereken bir hafta geçiriyorum ve uykumu ötelerkenki Sırp reklamları beni tam olarak altı sene öncesine ve yeni yetme bir gencin boyundan büyük tecrübelerine götürdü. Belgrad ve yaşadıklarımla ilgili onlarca cümle yazmıştım buraya yirmi yaşındayken. Gerçekten kişiliğimi hissedip de eğlenebildiğim ilk zamanlarımdı. Yaşandığı için çok mutluyum.

İşte beni bu düşünce ve nostalji akışına sevk eden yegane şeyin bir oyunun içinde canlı radyo istasyonlarını barındırması oldu. Keyfimin kaçtığı gecelerin birinde, hafif alkollüyken sırf uzun yol sükuneti olsun diye açtığım bir oyunda, altı sene öncesine gitmem beni teknolojiye karşı duygusal biri yaptı. Bu radyo olayı haricinde hiçbir şey beni şu anki kadar sakin ve memnun bir adam yapamazdı.

O yüzden mutluyum.

Çok şükür ki keyfimce geçen günlerim oldu. Bugün de alkol stoğum sağlam, keyfim savaşabildiğim kadarıyla yerinde ve her şeye rağmen yarınlara bağladığım umutlar bana ışıl ışıl göz kırpıyor. Her şey işin sonunda olacağına varacak ve bizler daha güçlü insanlar olarak bu günlere yalnızca tebessüm edeceğiz.

O zamana kadar iyi uyuyun ve beslenmenize dikkat edin.

Basit GoyGoy Günlükler: 38. gün / pandemi.9

-Aşağıda bir ilkokul günlüğü standartlarında günümü anlatıyorum. Sonra “vay bu yazı da ne” olmasın-

Bugün çok dingin bir gün geçirdim. İnanılmaz derecede sakin ve kendi halimde geçirdiğim bir gün oldu benim için.

Dün kahve eşliğinde sabahın ilk ışıklarına kadar pek de yakın olmadığım arkadaşlarımla çevrimiçi olarak film izlediğim için bugün ikiye kadar yataktan kalkamadım. Kalktıktan sonra da kahvaltı alışkanlığım olmaması sebebiyle direkt olarak Eurotruck Simulator oynamaya başladım. Oynarken de Spotify üzerinden Akçaağaç Şurubu listesini dinledim. Bu iki etkinlik birleşince yaklaşık sekiz saatimi oyuna harcayabildim ve bana gerçekten iyi geldi. Özellikle bu müzik listesi son zamanlarda yaşadığım hayalkırıklıkları tabanlı git gellerin karşısında beni sürekli olarak rahatlatıyor, ben de müzik dinleyemeye ayırdığım vaktin çoğunu ona harcıyorum. Oyunla ilgili olarak da meraklısı nasıl bir hastalık olduğunu bilir, pek de açıklama yapmaya gereği duymuyorum.

Yemek sonrasında da birazcık bira içmeye karar verdim.

Birazcık diye başlayan bira birazın üzerine doğru çıkarken geçen günlerden izlemeye karar verdiğim bir film olduğu aklıma geldi. Bu durum beni fazlasıyla memnun etti ve gecemin en güzel dakikalarını First Man filmine ayırdım.

Bugünü bu kadar eşsiz bir seviyeye çıkaran hareket de bu oldu esasen. Gerçekten de çekimleriyle, karakterleriyle, hikayesiyle ve özellikle sesleriyle aşık olduğum bir film oldu. Bu kadar insani duygulara indirgenmiş, abartıdan uzak bir ay yolculuğu filmi bu gece için ihtiyacım olan şeymiş meğer. Bilinen bir hikaye olmanın dışında insani tepkilerin sürekli olarak tahmin edilebilir bir halde olması beni inanılmaz etkiledi. Yani kızını kaybeden bir babanın maddi ve manevi anlamda dünyadan uzaklaşmak için işine dört elle sarılması, ailesine bağlı bir annenin buhranda olan eşine karşı dengeli ama bir o kadar da zor yaklaşımı ve yolculukla ilgili yaşanan gerçek dertler beni tümüyle filmin içine aldı. Özellikle ay görevindeki insanlara yapılan protestolar, sorunlu siyasetçiler ve başarısızlık bana inanılmaz tesir etti. Eminim Türkiye’de bugün uzay programı başlasa bana bile yersiz masraf olarak gözükür. Ama insanlar tüm bunları geride bırakıp yalnızca görev bilinciyle sonuca ulaşabiliyorlar. Tek kelimeyle muhteşem.

Sonrasında biranın etkisi kendini belli etti ve filmle ilgili bir şeyler okurken yatağa gittim. O sırada yazı yazabileceğime ve bugünün anlatılmaya değer olabileceğine kanaat getirdim. Sonrası zaten ortada; yatakta bu cümleleri yazarken uyumamak için kendimle güreşiyorum.

Öyle işte,

Ben bugün güzel bir biçimde dinlendiğimi hissettim.

İyi geceler dilerim.

Basit GoyGoy Günlükler: 37. gün / pandemi.8

Çok kahve içiyorum.

Geçenlerde bununla alakalı bir problem yaşayana kadar tekrar başıma geleceğini düşünmediğim bir sorundu benim için. Yani insanın kahve içmekle ilgili niye problemi olur ki.

Neyse;

Problem yaşasam da kahvenin tadını gerçekten çok seviyorum Bu sebeple arama çok da mesafe koyabileceğimi düşünmüyorum. Öyle ki gitmesine izin vermediğim sürece benimle olduğu için bütün maço tavırlarımı da kahve sayesinde dizginleyebiliyorum(!)

Mesela yazıya başlarken yazma niyetinde olduğum bir konu vardı ve kahveyle şekil değiştirdi.

Bugün geçmiş yazıları düzenleme derdine düştüm ve geçen yazın ortaları gibi kutlamış olduğum bir doğum günü yazısını silip silmeme arasında kalıp emeğime kıyamadığım bir an oldu. Hatta yeni yazımın ilk cümlesi de “Geçen sene şu şu tarihlerde müthiş bir yazı yazmışım, artık yazamayacağım” tarzı bir şeydi. Sonrasında da hayal kırıklıkları ve düşülen gülünç durumlarla dolu şeyler yazıp, yazının sonunda ne yapacağıma karar verecektim ve yazıyı bitirecektim.

Yaşananlarla birlikte yazıyı düşünürken içimde yükselen öfkeyi toparlayamadım ve müzik dinleyip kahve içmeye karar verdim. İlk bardak öfkemi kesmedi ve ancak ikincinin sıcaklığında sakinlediğimi hissedebilmeye başladım. Sonra müziğe iyice daldım ve son üç aydır kendime kattıklarımı düşünmeye başladım. Gerçekten aklımda kalan ve imkanımın yettiği ne varsa karantina döneminde bir şekilde halledebildim. Ben de bununla ilgili bir konuyu yazmak istedim.

Son iki günde geçmişe dönük iki yüze yakın yazı sildim ve elimden geldiğince tüm yazılarımı da kategorize ettim. Sanırım iki yüz elli kadar yazı kaldı elimin değmediği, bu iki gün de onları toparlayacağım ve bitecek.

Geçmiş yazılara dönünce fark ettim ki derinlerimde barındığım bu buhran yaşadığım ilk buhranım değil kesinlikle. Mesela altı, sene, önce, bütün, bunları, yazabildiğim, bir, dönem, geçirmişim. Arasında geçirdiğim her güne binlerce kez şükredeceğim bir altı sene olmasına rağmen o dönem yaşadığım buhranı okumak bana çok garip hissettirdi. İnsanın kendisini tanıması için bu kadar şeffaf ve dürüst bir yeri olması çok özel geliyor.

Bir çıkarım yapmak gerekirse altı sene önce yaşadıklarım, bugün yaşadığım şeylerden çok daha basit olmasına rağmen hissettiklerim neredeyse aynı. Hissettiklerimle birlikte büyümüş olduğumu gördüm bugün. Kuş gibi Kemal’i kuş gibi hikayeyle kırdığında hissedilen ile bugünü yaşayan Kemal’i bu güzel hikayeyle kırdığında da hissedilen aynı. Bu da bu durumun korkacak veya öfke duyulacak bir şey olmadığını gösteriyor. O günleri yaşamak hayal bile edemeyeceğim günlere gebe oldu, bu günlerin sonu da beni o kadar mutlu etse yeter açıkçası.

Öyle işte.

İki fincan kahveyle altı sene önceye gidip bambaşka bir ben olarak geri döndüm. Tabi ki bu çok uzun sürmeyecek ve öfkem yine burada olacak, yine kendime harcadığım eforun bokunu çıkaracağım. Ama en azından geçmişimden bulduğum gerçek tecrübelerimin ışığında hareket edip kaçınılmaza daha erken kavuşacağım.

İyi geceler.

Basit GoyGoy Günlükleri: 36. gün / pandemi.7

Takribi bir haftadır yazı yazmıyorum. Sürekli olarak aklımın bir yerinde burası olmasına rağmen bir türlü üzerine gidemedim. Bu durumda etkin rol oynayan bir numaralı neden de blog istatistiklerinde gördüğüm, periyodik olarak instagramdan blog’a giren bir kişi. Her gün girip ortalama aynı yazıları okuyup çıkıyor. Çok ilginç.

Neyse,

Bu yazıya da esasında çok hevesliydim. İki gün öncesinde aldığım bir kararın ertesine hazırladığım bir yazı olacaktı. Uzun süre sonra yaşadığım hayal kırıklıklarıyla ilgili bir karar alacaktım. İşin ilginç yanı konuyu yeniden anlattığım tüm arkadaşlarımın bu son karara destek ile ilgili hemfikir olmasıydı. Teorik olarak bu kadar üzülmemin bana bir yarar sağlamadığından kendime odaklanmam için yapmam gereken bir şeyi gerçekleştirmem gerekecekti.

Sonrasında benden yaşça küçük olmasına rağmen seve seve akıl aldığım biri inanılmaz bir zen master edasıyla, hayatımda değişikliğe gidecek ve iyi veya kötü duygularımı etkileyecek hiçbir kararı sinirliyken almamam gerektiğini hatırlattı. Net bir biçimde “Abi bi’ bırak. Sakinledikten sonra elbet bakarsın ve baktıktan sonra bir karar alacaksan bile bunu ona hissettirmemelisin bence” dedi.

Bu davranış bana inanılmaz mantıklı geldi. Niyetim bir şeyleri olsun diye yaomaktan ziyade kendimi kurtarmak olduğu için tümüyle sakinleyene kadar bekleme kararı aldım ve ardından belki herkesin hemfikir olduğu kararı uygulayabilirim.

Bilmiyorum.

Maksadım muhabbet olsun ve bir yazı girsin çizelgeye diye bir şeyler karalamaktı. Ama konu yine içimde olan sinir harbine geldi. Hayatımda yapacağım en mantık dışı hareketleri yapmamak için sakinleyene kadar bekliyorum.

Benim karantinam oyun oynamak, spor yapmak ve kara kara düşünmek üçgeninde yaşanıyor. İki ayda istemeden dört kilo daha verdim.

Teşekkür ederim

Basit GoyGoy Günlükleri: 35. gün / pandemi.6

Aslanlar gibi özen göstereceğim, birçok şeyi değiştireceğim dememin üzerinden paylaşmış olduğum son yazı tarihi olarak 22 Nisan tarihinden beri yazı yazmıyorum. Aslında çok vakit geçmemiş, bir haftaya kadar olan her şey benim için gayet yakın tarih. Yine de şahsım adına yapılmış bir riyakarlık sezdim, bu sebeple yazı yazmak istedim. Anlatacak bir şeyim olduğundan değil, maksadım kendi lafımı yememek ve elimden herhangi bir şey çıkması. Çünkü kendimce vardığım bir kanıya göre yazı yazmaktaki süreklilik cümle kalitemi arttırmakla birlikte başka şeyler yazma niyetine girdiğimde zihnimin buna uyum sağlayacak esneklikte olmasını sağlıyor. Bu da bugün yapmak istediğim bir şey şahsen. O yüzden ne olursa olsun yazma niyetindeyim.

Bu arada paylaşmış olduğum son yazı hayatımda yapmış olduğum ilk öykü denemesi paylaşımıydı. Zaten kısacıktı ama nitelik olarak öykü olması benim için yeterliydi. İyi kötü olarak yorumlayamıyorum çünkü yazdığım en iyi öyküydü, daha iyisini yazabilseydim kesinlikle onu paylaşırdım ama elimden gelen bu oldu. Okuyucu tarafından kötü bile olsa niyet ettiğim bir şeyi kendimce içime sinecek kadarıyla yapabilmek beni çok mutlu etti. Yazdığım başka şeyler de vardı ama hazır olma açısından en önde bu vardı, bu seviyeye çekebileceğim başka bir şey olursa onu da seve seve paylaşırım tabi ki.

Öyküden konu açılmışken, insan aynı buraya yazdığı denemelerde olduğu gibi kendinden yola çıkarak bir şeyleri var etmeye çalışıyorsa ilk etapta içine sineni yapabiliyormuş. Sonrası için bambaşka şeyler denenebilir tabi ki ama en azından bir yerinden hakim olduğun bir durum olması gerektiğine inanıyorum bir şeyleri ilk defa yazarken. Benim için de tabi ki öyle oldu, bunun saklanacak hiçbir tarafı yok. İçime en çok sinen yazının bire bir benim cümlelerimin olması benim için hiç şaşırtıcı değil, aksine tatmin edici. Umarım çok daha iyilerini yapabilirim, her konuda her zaman daha iyisini hedeflemeye çalışıyorum.

Bir şeyi de itiraf etmem gerekirse, o yazı beni o kadar yordu ki sonrasında evde olmama rağmen araya bu kadar vakit koymamın sebebi bu dinlenme ihtiyacı oldu. İnsan kendine ayrılık sonrası o yazıdaki kadar dürüst olmasın.

Kapanışa geçerken dinlediğim listede bir anda Aaliyah – Try Again çalmaya başladı, bu şarkıya gerçekten bayılıyorum. Bu blogda yaptığım toplam paylaşım sayısı dokuz yüz atmış kadar var. Bunun onda birinde kulağımda bu şarkı çalmış olabilir. Yani kadının hikayesi, şarkının ve yüzünün güzelliğiyle birleşince benim için vazgeçilemez bir anekdot oluyor.

Öyle işte, soran olursa halen daha evdeyim. Sürekli olarak yeni oyun almaya ve oyunları bitirmeye devam ediyorum. Sanırım puzzledan komple ümidimi kestim. Kitap açısından da İrfan Kurudirek – Bütün Ölüleri kitabını okuyorum. İrfan abiyi de gerçekten çok seviyorum. İsmime yazıp imzalaması bir yana bir öykü kitabı için bana referans olması bu kitabı benim için daha değerli kılıyor. Karantina olmasaydı balkonunda rakı için sözleşmiştik. Umuyorum ki o da olacak.

Ezcümle karantina içerisinde yazamamış olduğum vaktin hali budur. İnşallah her şey bayrama kadar çözülür. Çözüldükten sonra kapısının önünden çokça insan geçen bir yere yalnız başıma gidecek ve beş saat kahve içip insanları izleyeceğim.

Basit GoyGoy Günlükleri: 34. Gün / pandemi.5

Yazacak bir şey gerçekten bulamıyorum. Hani kendimce yazıya sığınıp kafamı dağıtmak istiyorum ama gerçekten yazacak hiçbir şey bulamıyorum. Sabah yedi sekiz gibi anca uyuyup akşam üzeri ancak uyanabiliyorum. Çarşamba ve Perşembe günleri işe gitmek hayatımdaki yegane hareket şu anda. 

Evde olmak beni içten içe tüketmeye devam ediyor. SÜrekli olarak gergin ve sinirlenmeye açık kapı bırakmış bir haldeyim. Odaklanmakta problemler yaşıyorum. Yine de Fahrenheit 451′i aslanlar gibi bitirmiş bulunmaktayım. Ardına bir çizgi roman koymak yerine bir öykü kitabı yerleştirdim. Çünkü öykü yazmayı gerçekten merak ediyorum. Yazdıklarım içime sinene kadar kısa kısa öyküler okumaya devam edeceğim sanırım.

Kitap okumak haricinde sürekli olarak oyun oynuyorum. Sabaha kadar vasfım yokmuş gibi oyun oynayıp yatağa yattığımda da bazı yayıncıları izleyerek uyumaya çalışıyorum. Uyumakta ve uyanmakta birkaç gündür ciddi zorluklar yaşıyorum. Sanırım bu zorlukları yaşamak ve odaklanamama hali bir tek yaptığım puzzle için kötü oldu. Çünkü spor yapmaya da ara vermeksizin devam ediyorum ama puzzle beni inanılmaz sıktığı için başına oturamıyorum. Umarım bir hevesle bitirebilirim de uzun bir süre daha puzzle ile uğraşmak zorunda kalmam.

Bunların yanında da Edward Hopper’a sardım son zamanlarımda. Gece Kuşları her zaman için en sevdiğim tabloydu ama sanatın bu dalına çok fazla merakım olmadığından, tabloyu kimin yaptığına bile bakma gereği duymamıştım. Evde herkes yattıktan sonra, atanamamış entelektüeller gibi elimde kahvemle Edward Hopper tablolarını inceliyorum internet üzerinden. Garip bir biçimde bazı manzaralarının içinde hissediyorum kendimi. En savdiklerim Nighthawks ile birlikte Early Sunday Morning ve Gas. Neden bir benzin istasyonu beni bu kadar etkiledi bilmiyorum ama bu merakım olmasaydı bunu hissedemeyecek olmak beni çok üzerdi. Resme baktıkça gidemediğim uzun yolları özler oldum. Bilmediğim mezraların uzaktan uzaktan müptelasıyım artık. Bu mezralar beni yalnızlığımda huzurlu hissettiriyor sanırım. Yani birine ulaşma hevesim olsa, tabloya baktığımda uzun yollar yerine onu özlerdim diye düşünüyorum. Ama artık uzun yolları özlüyorum ve boş yollar yerine bu mezralara gitmeye karar verdim. Bu mezra kelimesini de lise coğrafya dersi haricinde, geçen senelerde Eurotruck oynarken geçtiğim yol yerleşkelerinin güzelliğini birilerine anlatırken hatırlamıştım. Kullanması iyi hissettiren kelimelerden, kullanınca kendimi yürüyen Anadolu İrfanı gibi hissediyorum(!)

Kapatmadan bunu da bu günlerime not almış olayım, karantina günlerimde Souad Massi dinliyorum. Onu dinlemeyi gerçekten çok seviyorum.

İyi geceler dilerim.

Basit GoyGoy Günlükleri: 33. Gün / pandemi.4

Her akşam viski içiyorum. Kendimi atanamamış Joe Cocker veya Beyazıt Öztürk’ün Adnan Tiplemesi gibi hissediyorum. Evde daralıyorum, resmen dış güçlerce sokakta olmaya alıştırılmışım. Otuz saatte Assasin’s Creed 2′yi bitirdim, hemen artından Brotherhood’a başladım. Villa’yı günümüze yakın bir tarihte görmek bana çok garip hissettirdi. Yani o merdivenin yanında arabalar, elektrik kabloları ve trafik işaretleri sanki yedi sene sonra gittiğin yazlık beldedeki değişen dükkanları incelemek gibi hissettirdi. Her şeyin tanıdık olması, ama içinde seni barındırmaması hayatın herhangi bir yerinden de karşına çıkabiliyor işte bak. İlla ki de insanın ömründen olmasına gerek yok böyle şeylerin. Bu şartlar altında bu oyun için deus ex machina diyebilir miyiz acaba bu konu özelinde? Mantıken ne çözdüğüne bağlı tabi hayatımda. Bu şekilde gelip de bir şey çözemediyse anca oyun olarak kalır haliyle. Tabi onu oyun olarak da inanılmaz seviyorum, hastasıyım orası ayrı.

Sanırım benim bir şeyi sevdikten sonraki bağımlılığım ve derinleştirme hevesim benim başıma günün birinde iş açacak. Oyun için bile ortak payda yaratma hevesimi engelleyemiyorum. Onu içimden bir yerle özdeşleştirme merakım benim kendimle oynadığım en eski oyun sanırım.

Eve kapanalı dokuz veya on gün oldu ve karar verdim ben kendimi bu hayata ait hissetmiyorum. Onlarca izlediğim film sonrasında iki oyun bitirdim -üçüncüyü zorluyorum-, bir kitap bitirmekle birlikte yüzde atmışına geldiğim de bir puzzle projem var. Sakallarımla oynuyorum, elimden geldiğince spor yapıyorum artı olarak bir de boşluğa doğru endişeleniyorum. O kadar yersiz bir endişe ki bu yoğunluğu bile yok. Sadece “ne olacak bu devlet işleri” düşüncesindeki esnaf kadarım endişede, ama bunu kesinlikle engelleyemiyorum. Hakkımızda hayırlısı artık. 

Kapatmadan,

En sevdiğim Amy Winehouse şarkısını açıklamak istiyorum, çünkü ona olan sevgim bir yerde benim çok da belirtmediğim bir hissiyat. You Know I’m No Good ve klibi, viskiyle sarhoş olduğum gecelerde bana kriptonit etkisi yapıyor.  Nedeni de az önce kendime dert yanarak itiraf ettiğim yerde sanırım. Herhangi bir şeyi bir kere sevdiğimde işin ister istemez boku çıkıyor. Kendimi bir şeye ait hissettiğimde değil de bir şeyin bana ait olduğunu düşündüğümde kırılmaya çok açık oluyorum, bu şarkı için de sanırım bu örneği verebilirim. Sanki hakları bana ait ve öyle geçen günlerimde dinlemediğimde onu üzecekmiş gibi hissediyorum. Klibiyle, gösterdiği hal tavır bütünlüğüyle ve onun gözlerimi dolu dolu eden sesiyle bu şarkıyı çok seviyorum.

İyi ki var.

Basit GoyGoy Günlükleri: 32. Gün / pandemi.3

Dün inanılmaz derecede yazı yazmak istiyordum ancak alkol ve puzzle batağına düştüğüm için yazmak elimden gelmedi. Bugün de canım hiç yazmak istemiyordu ve muhteşem derecede oyuna dalmıştım ama neden olmasın diyerek bir şeyler yazmayı denedim.

Göt gibi bir yazı oldu. Böyle güzel olanından değil, gerçekten sevimsiz ve kimseyi hiçbir şekilde memnun etme lüksü bulunmayan bir göt gibi yazı oldu. Ben de baktım bu yazı toparlanacak gibi değil, aslanlar gibi sildim hepsini. Böyle harf harf, kelime kelime paramparça ettim yazıyı. Peki memnun muyum, kesinlikle hayır. Yersiz külfet ettim kendime ve demoralizasyonum da cabası.

Ama olsun üzülmüyorum, çünkü bu ara üzülmemeye çalışıyorum.

Son olarak kendime olan şaşkınlığımı dile getirip kapatacağım. Ben hiç sakallı bir adam olamadım. Okuldayken hep az sakalım vardı ve işe başladığımdan beri de neredeyse her gün tıraş oluyordum. İzin sonrası evde kalmaya başladığımdan beri tıraş olmamayı denedim. Dört günde bu kadar sakalım olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gerçekten aynalar karşısında nefretliğim ve kendimi garip hissediyorum. En az bir hafta daha evdeyim ama bu sakal işine ekstradan bir iki gün bile dayanabileceğimi sanmıyorum.

Hayırlısı bakalım.

Bu arada “32. Gün” olmuş. Değerli Mehmet Ali Birand, iyi ki bu program ismiyle bu kadar muhteşem belgeseller yaptın.

Seni hala çok seviyorum,

Kemal.