Basit GoyGoy Günlükleri: 33. Gün / pandemi.4

Her akşam viski içiyorum. Kendimi atanamamış Joe Cocker veya Beyazıt Öztürk’ün Adnan Tiplemesi gibi hissediyorum. Evde daralıyorum, resmen dış güçlerce sokakta olmaya alıştırılmışım. Otuz saatte Assasin’s Creed 2′yi bitirdim, hemen artından Brotherhood’a başladım. Villa’yı günümüze yakın bir tarihte görmek bana çok garip hissettirdi. Yani o merdivenin yanında arabalar, elektrik kabloları ve trafik işaretleri sanki yedi sene sonra gittiğin yazlık beldedeki değişen dükkanları incelemek gibi hissettirdi. Her şeyin tanıdık olması, ama içinde seni barındırmaması hayatın herhangi bir yerinden de karşına çıkabiliyor işte bak. İlla ki de insanın ömründen olmasına gerek yok böyle şeylerin. Bu şartlar altında bu oyun için deus ex machina diyebilir miyiz acaba bu konu özelinde? Mantıken ne çözdüğüne bağlı tabi hayatımda. Bu şekilde gelip de bir şey çözemediyse anca oyun olarak kalır haliyle. Tabi onu oyun olarak da inanılmaz seviyorum, hastasıyım orası ayrı.

Sanırım benim bir şeyi sevdikten sonraki bağımlılığım ve derinleştirme hevesim benim başıma günün birinde iş açacak. Oyun için bile ortak payda yaratma hevesimi engelleyemiyorum. Onu içimden bir yerle özdeşleştirme merakım benim kendimle oynadığım en eski oyun sanırım.

Eve kapanalı dokuz veya on gün oldu ve karar verdim ben kendimi bu hayata ait hissetmiyorum. Onlarca izlediğim film sonrasında iki oyun bitirdim -üçüncüyü zorluyorum-, bir kitap bitirmekle birlikte yüzde atmışına geldiğim de bir puzzle projem var. Sakallarımla oynuyorum, elimden geldiğince spor yapıyorum artı olarak bir de boşluğa doğru endişeleniyorum. O kadar yersiz bir endişe ki bu yoğunluğu bile yok. Sadece “ne olacak bu devlet işleri” düşüncesindeki esnaf kadarım endişede, ama bunu kesinlikle engelleyemiyorum. Hakkımızda hayırlısı artık. 

Kapatmadan,

En sevdiğim Amy Winehouse şarkısını açıklamak istiyorum, çünkü ona olan sevgim bir yerde benim çok da belirtmediğim bir hissiyat. You Know I’m No Good ve klibi, viskiyle sarhoş olduğum gecelerde bana kriptonit etkisi yapıyor.  Nedeni de az önce kendime dert yanarak itiraf ettiğim yerde sanırım. Herhangi bir şeyi bir kere sevdiğimde işin ister istemez boku çıkıyor. Kendimi bir şeye ait hissettiğimde değil de bir şeyin bana ait olduğunu düşündüğümde kırılmaya çok açık oluyorum, bu şarkı için de sanırım bu örneği verebilirim. Sanki hakları bana ait ve öyle geçen günlerimde dinlemediğimde onu üzecekmiş gibi hissediyorum. Klibiyle, gösterdiği hal tavır bütünlüğüyle ve onun gözlerimi dolu dolu eden sesiyle bu şarkıyı çok seviyorum.

İyi ki var.

Basit GoyGoy Günlükleri: 32. Gün / pandemi.3

Dün inanılmaz derecede yazı yazmak istiyordum ancak alkol ve puzzle batağına düştüğüm için yazmak elimden gelmedi. Bugün de canım hiç yazmak istemiyordu ve muhteşem derecede oyuna dalmıştım ama neden olmasın diyerek bir şeyler yazmayı denedim.

Göt gibi bir yazı oldu. Böyle güzel olanından değil, gerçekten sevimsiz ve kimseyi hiçbir şekilde memnun etme lüksü bulunmayan bir göt gibi yazı oldu. Ben de baktım bu yazı toparlanacak gibi değil, aslanlar gibi sildim hepsini. Böyle harf harf, kelime kelime paramparça ettim yazıyı. Peki memnun muyum, kesinlikle hayır. Yersiz külfet ettim kendime ve demoralizasyonum da cabası.

Ama olsun üzülmüyorum, çünkü bu ara üzülmemeye çalışıyorum.

Son olarak kendime olan şaşkınlığımı dile getirip kapatacağım. Ben hiç sakallı bir adam olamadım. Okuldayken hep az sakalım vardı ve işe başladığımdan beri de neredeyse her gün tıraş oluyordum. İzin sonrası evde kalmaya başladığımdan beri tıraş olmamayı denedim. Dört günde bu kadar sakalım olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gerçekten aynalar karşısında nefretliğim ve kendimi garip hissediyorum. En az bir hafta daha evdeyim ama bu sakal işine ekstradan bir iki gün bile dayanabileceğimi sanmıyorum.

Hayırlısı bakalım.

Bu arada “32. Gün” olmuş. Değerli Mehmet Ali Birand, iyi ki bu program ismiyle bu kadar muhteşem belgeseller yaptın.

Seni hala çok seviyorum,

Kemal.

Basit GoyGoy Günlükleri: 31. Gün / pandemi.2

Burayı bir günlük gibi tutmaktansa, dolduğumda yazdığım ve az da olsa estetik bir kaygı güttüğüm bir yer olarak değerlendirmeyi tercih ediyorum. Ancak bu pandemi sebebiyle sokağa çıkmama hadisesinden sonra, çok da fazla meşguliyetim olmamasından sürekli yazmak istiyorum. Fakat bu yazma isteği beni şöyle bir çıkmaza sürüklüyor, dolduğum zaman yazmaya alışık olduğum için şu anda beni yazmaya iten hiçbir cümle barındırmıyorum içimde. İçimde kalanlar varsa yoksa ilk okul günlükleri gibi yemek yedim, ödevlerimi yaptım, sütümü içip uyudum kadar ileri gidebilir. Ha’ bu cümleler iyi mi kötü mü diye kefeye koyup kötüye yönelsem de bir o kadar da benim için eğlenceli. Mesela bugün sabah kalktım ve kahvaltı ettim. Bu kimseye çok büyük bir haber gibi gelmeyebilir ama benim kahvaltı etmem gerçekten kıyamet alametlerinin on birincisi. Bu ev hali bana sevmesem de kahvaltı etmeyi kattı. Sonrasında türk kahvesi içerken Fahrenheit 451 okudum -bu kitaba da üçüncü defa başlıyorum, inşallah bu son başlangıcım olur- Kitap okurken evdekiler film izlemek istedi ve oturduk film izledik, hoşuma gidecek seviyede iyi bir aksiyon filmiydi. Sonra çocuk gibi öğle uykusuna yattım. Kalktım yine puzzle yaptım ve sonrasında yemek yedim. Yemekten sonra biraz daha puzzle yaptım ve bizim çocuklarla görüntülü konuştuk. Telefonu kapattıktan sonra spor yaptım ve duşa girdim. Duştan çıktım bir kahve daha yaptım ve oturdum yazı yazıyorum. Sizlere tüm günümü anlattım. Şu anda aklımda gece için Far Cry oynamak, viski içmek, puzzle yapmak, müzik dinlemek tarzı bir şey veya bunların kombinasyonlarını geceme uygulamak var.

Bakalım.

Pek mutlu olmasam da, mutlu olacak bir ekstram bulunmasa da dinginliği çok sevdim. Umarım bu sürecin sonu benim için Alamut Bahçeleri’dir.

Basit GoyGoy Günlükleri: 30. Gün / pandemi.1

Bugün; gerçekten çok güzel bir gün geçirdim. Her şey çok dengeli ve dingindi. Sanırım bir süredir ihtiyacım olan bir şeymiş bu dingin hal. Sabah erken uyandım, tüm gün çok fazla yemek yedim ve istediğim şeyleri içtim, inanılmaz başarılı bir şekilde puzzle yaptım, spor yaptım, eksik kaldığım bazı programlar vardı onları izledim ve gece yarısı tüm eve yemek yaptım. Eminim arada aklıma gelmediği için kaynayan bir etkinlik vardır, çünkü benim için o seviyede bir gündü.

Yıllardır o kadar işe entegre yaşıyorum ki bugün yaptığım her şeye yabancı kalmışım. Öyle çılgın işkolik biri değilim ama sevdiğim herhangi bir şeye olan köreltici bağlılığım bunu bu hale getirmiş.

Keşke her bağlılığıma yalnızca karantina kadar mesafe koyabilseydim.

Basit GoyGoy Günlükleri: 30. Gün / Kibar ve Gururlu

Başım dik, alnım ak. Aslanlar gibi ananas yiyorum evimde. Kulağımda zat-ı şahanelerinin sesinden “Princess of China” çalıyor ve yüreğime doğru “You stole my star” deyip duruyor. Kalp ritminin kafamdan daha bozuk olduğu zamanları yaşarken, yıldızımı bu yaşımda çaldırmış olmak ve haklı gururumun kölesi olmak beni gerçekten çok zor durumlara itiyor. Ben anlatmayı çok seven ama kendi sırlarına ölümüne sadık bir adam olduğum için ne yazık ki bu çelişkinin kaybeden tarafı oluyorum hep. Bana gelip “neden” veya “düşün” dediklerinde bildiklerimi açıklayamamak ömrümü tüketiyor. Ben de isterim herkesi gönlümce suçlamak ve kimseyi konuşturmamak ama gerçekten kimseye kıyamıyorum. Hatta konu kıyamamak olduğunda bile evrim geçiriyorum ve Hayvanlar Çiftliği’ne uyduruyorum kendimi; kimseye kıyamazken bile bazılarına daha bi’ kıyamıyorum. Sinirimi kibarlık dahilinde yaşamanın da doruklarına ulaşıyorum…

-Bu arada yediğim ananas dünyanın en ekşi ananası olabilir, ananasın huysuzuyla da uğraşıyoruz (!)-

Dün gece itibariyle blogumun temasını, profil resmini ve telefonumun ekran fotoğrafını değiştirdim. United Colors of Benetton gibi kendi ömrümün masumiyet dönemlerine ait fotoğraflar ve temayı tercih ettim(!) Aslında bu kadar detaylandıracak kadar önemli adımlar olmasa bile yaparken kendimi çok özel ve radikal hissettim. Uzun süredir tadından uzak kaldığım hisler oldukları için de buraya yazmak absürt gelmedi. Başka başka şeyler denemek ve kendi beğenime uygun bir karar vermek herhalde en son üniversitenin başında sahip olduğum bir lükstü. Sonra imkanım olsa bile hayat yoğunluğundan dolayı kendimle ilgili şeylere bu açıdan yaklaşmak hiç aklıma gelmedi. Ha, bir başkası için kendi fikrimce çok yorum yaptım ama konu bu değil. Çok uzun süredir bir çöp bile olsa, sadece benim keyfime göre şekil almamıştı. Bu yüzden dün yaptığım şey çok hoşuma gitti.

-Şimdi inanmayanlar olacak ama liseden beri telefon ekranımda zat-ı şahanelerinin fotoğrafı olduğundan onu değiştirmek bile güzel hissettirdi.-

Basit GoyGoy Günlükleri başlığı altında yazdığım için; normalde yaptığım boş konuşmanın yedi katı kadar daha boş konuşabilirim şu an. O kadar içimde geyiğim birikmiş ki anlatamam. Sakin sakin Güney Trakya Esnafı gibi sohbet edesim var. Öyle ki duble rakı ve eser miktarda sarı leblebiye dünyamı satıp ömrümün sonuna kadar laflayabilirim. Sonrasında da yedi uyurlar gibi üç yüz sene yatarım ama. Benim üzerimden kalkan sohbet yükü kesinlikle üç yüz senelik uykuya kadir.

Son olarak özetlemek gerekirse; gururum var, kıyamıyorum, keyfimce boş yapmayı özlemişim ve sarı leblebi için dünyamı satarım.

İyi geceler.

Basit GoyGoy Günlükleri: 29. Gün / Decade ve Kuveyt

Burada olduğum sürece bir kelime bile yazmak istemiyorum, ama el mahkum kaide gardiyan. Keyfim olsa da olmasa da duyduğum tek uyarıcı beni bir şekilde buraya itiyor. Ne yazık ki artık eskisi kadar iyi, sürekli ve hevesli yazamadığım için gönülsüz başlıyorum yazıya. Her gönülsüz işte olduğu gibi burada da sakat sonuç doğuyor. Her şeyin öncesinde niyet, hayattan yeni çıkarımım bu. Önce niyetini belli et sonra odaklan ve uğraş. Olursa olur olmazsa daha fazla uğraş, oldur yani bunu bir şekilde.

Bir aya yakın Kuveyt’te kaldım. Şu an bunun yazdığım veya yazmaya çalıştığım yazıyla hiçbir ilgisi yok ama şikayetimi dillendirmek istiyorum. Kesinlikle iş için gittim ve tatil gibi geçmedi. Zaten Kuveyt’e tatil için gitseydim de tatil gibi geçmezmiş. Rabbim o güzide memleketi meraklısına bağışlasın, bana çok da iyi gelmediği için bağışlanmasa da olur. Mısırlı’lara ait kıraathanelerde menengiç kahvesi ve üzümlü nargile eşliğinde Basra Körfezi’ne ait futbol liglerini izledim geceler boyu. Talep ettiğim ışıltılı hayat kesinlikle bu değildi. Orta Doğu Coğrafyası ilk raundda sınıfımdan geçemedi, kendi derdine yansın.

Gerçekleştirmeye çalıştığım hayallerim için çok dua ediyorum ve elimden geldiğince çalışıyorum. Bu doğrultuda 2019 benim yılım oldu diyebiliriz. Son on senede geçirdiğim en güzel yıl, kesinlikle bu on yılın son yılıydı. Decade’i güzel bir kapanışla uğurladık. Diliyorum ki kapattığımız yerden başladığımız ve iyileşerek devam eden yeni bir on yıllık sürece başlamış olalım.

Amin.

Basit GoyGoy Günlükleri: 28. Gün / Narnia 0.1

Sol altta bir pop-up açılır;

[Akşamcı otururum açtı]

Kişi listesine girilir ve profil fotoğrafında siyah giyimli, dümdüz saçları omzuna kadar inmiş, “Ne Dinliyorum” özelliğinde Foo Fighters yazan, ‘07-’08 model Kemal ile karşılaşılır. Hayattaki en büyük beklentisi Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur‘un 2K8‘de alacağı oyuncu puanları olan on dört yaşındaki bu genç Foo Fighters ile yumuşatmış olduğu müzik zevkinin artık Hip-Hop, R&B‘ye kaymasını istemektedir. Bunun için kendince çalışmalara başlamıştır bile. Ancak çevresinin vereceği tepkilerden de çekinen Kemal, bu konuyu sualtı taaruz operasyonu gibi sessizce ve yalnız başına yürütmektedir.

Sonra kişi ekranında baktığında Kemal’in artık çevrimiçi olmadığını görürsün. Yazık oldu, konuşamadan kapattı…

Sizi iki italik yazı arasındaki bir pop-up sonrası kendi Narnia’ma götürdüm. Ve bence gayet de iyi yaptım, sessiz maşallahlarınızın ruhuma kattığı ferahlığı hisseder gibiyim.

Dikkat ederseniz pop-up 2008 yılının başından değil günümüzden geldi. Çünkü o yıllarda nickimin Akşamcı olmasının ihtimali yok. Hayatımın %64.8’inin bira yerine Capri-Sun içmekle geçtiği kaliteli dönemler bunlar, öyle Akşamcı falan kalitesiz sıfatlar kalıyor. Pop-up geldikten sonra da moneküler taşıma sayesinde kendinizi 2007 yılının yaz aylarında, bilgisayar masanızda buldunuz. Aynı zamanda bu müthiş kurgu sayesinde bu günlerde edinmiş olduğunuz bilgiler de ’07 yılında tecrübe puanı olarak sizle kaldı. Bu sayede anılarınıza tepki verebildiniz.

Yeterli seviyede goygoy yapıldıysa kapatıyorum dükkanı. Artık ne yazık ki MSN Messenger kullanamıyorum, gelişen topluma uyum sağlayamadığı gerekçesiyle Doğan SLX ile birlikte tarihin pek de hatırlanmaması gereken yerlerinden birine bırakıldı. Yine de ikisi hakkında müthiş anılarım benimle kaldı.

Ölmez, sağ kalır ve en önemlisi unutmazsam, günün birinde size 2011 yılındaki yazlıkçı gençler ile yaşadığım Doğan SLX anılarını da anlatırım. Bu hikayedeki büyülü pop-up da BBM mesajı olarak gelir. Biri fotoğraf mı attı (!) diyerek ekrana bakar ve Narnia 0.2’ye yolculuk ederiz.

Hayırlısı

Basit GoyGoy Günlükleri: 27. Gün / Ardına Koyduklarım

-Net bir biçimde yazı yazmak istemiyorum aslında-

Dünyanın en mutsuz insanlarından biriyim bir deste günden beri. Ciddi ciddi dış bir güç tarafından bir müddet uzaklaştırılmaya ihtiyacım var. Böyle, sol el bileğimden tutulup kapılar boyu çekilmeye ve müziğin son ses olduğu en karanlık odada o gece için kaybolmaya ihtiyacım var. Eskiden bunu yapmak bana külfet gelmezdi, aksine dopdolu ve genç hissettirirdi. Ancak ne zaman ki uyanmalar sorun olmaya başladı, o gün benim gençliğim bir daha eskisi kadar genç hissettirmedi. Uyanmaya mecbur kaldığım her sabahta, Vega‘yı takliden “Bu sabahların bir anlamı olmalı” diyerek inledim. Yine de yaramadı.

Gençliğimin son günlerinde yaramayan serzenişlerimin ardına koyduğum mutluluk verici bahaneler beni bu konuda ayakta tutan yegane şeylerdi. Fakat gel zaman git zaman ardına koyduğum bahanelerin gülüşümden çalmak için serzenişlerimin sebebi olduğunu gördüm. Bu durumu tanımlaması gayet ilginçtir ki; mutluluğa bahane ettiğim şey, beni serzenişe iten esas sebepti artık. Komik biçimde komün olarak ardımıza koyduğumuz bir çember olmuştuk kendimizce. Konu sabah uyanmaktan çok başka bir noktaya gelmişti, düşman diye sabahlara inlerken, zorluklarımın ardına koyduklarım vatana hıyanet suçundan yargılanmalıydı. Sabahlar da bana pek kucak açmadı nedense o günlerde. Sonrasında güvendim ama işin garip tarafı sonra da pek bir şey olmadı konuyla ilgili.

Böyle olmayanlar için bizim orada bir tabir yatar. Bu tabire göre delisi olan her gün, ölüsü olan yalnızca o gün ağlar. Rabbim deliye iki hayırlıdan birini nasip etsin; ya ölsün, ya dönsün.

Amin.

Basit GoyGoy Günlükleri: 26. Gün / Amr Diab

Çok net bir şekilde hiç gereği olmayan bir yazıya başlıyorum. Bu yazımda biraz Arap Kültürü, raï ve bunların dışında bir başlık olması gereken Amr Diab öveceğim. Ben de bunlardan yalnızca bir tanesini –raï– övüp yatağa gidip uyumak isterdim. Ki başlıktaki malum şahsın, belirtmiş olduğum müzik kültüründe yeri olmadığını da biliyorum. Hepsi ayrı hikayelerin müspet başrolleri benim için.

Kültür konusundan başlamak gerekirse; her “yalandan entelektüel” liseli gibi, ben de o dönemlerimde Amin Maalouf okudum. Ve “bizi sevmese de olsun” bakış açısıyla Orta Doğu Kapıları’nı gıcırdatmaya başladım. Aynı şekilde, benim dönemim diyebileceğim zaman zarfına ait erkekler için bu merakı perçinleyen bir başka bey olan Altaïr Ibn-La’Ahad’a da çok başka bir seviyede hayrandım. Biliyorum bahsettiğim konuya bambaşka bir cepheden yaklaştım, ama benim açım bu konuda en doyurucu olanıydı.

Sonrasında 1, 2, 3 Soleils ile işin rengi komple değişti. Önce Rachid Taha, sonrasında merakım sonucu Cheb Mami’ye düştüm. Ama düşmek diye betimlerken ciddiyeti ortadan kaybolmasın, Layali albümü ve özellikle Amshi Btaring için içimdeki çocuğun kolunu kırar sokaklarda dilendirirdim. Böyle bir nağme sevgisi olamaz. Albüm kartonetini bile elime alıp alıp incelerdim, kapaktaki o taksinin numarasından feyz alıp annemin doğum tarihini benzer rakamlarla sağ kolumun içine dövdürdüm (!) Sonrasında rahmetli Rachid için Ya Rayah ezberledim ve o Black Hawk Down’da “Barra Barra” derken sanki abim şarkı söylüyormuş gibi elimde kulaklıklarım herkesin kulağında bu şarkıyla gezdim.

Ne yazık ki ben böyle saçmalarken kimse benim kadar heveslenmedi…

Bunların hepsinin ardından bir gün, ben ortaokuldayken magazin basınının o dönem etrafında gezdiği Amr Diab’ı görür gibi oldum internette. Biraz araştırayım belki benlik bir şey çıkar diyerekten konuya derinlemesine girdim, girmez olaydım. Amr Diab dediğimiz bey terminatör olmuş, o vücudunun içinde tek yumuşak şey olarak sesini bırakmayı seçmiş. Kendinde Orta Doğu’nun en çok satan sanatçısı sıfatını eklemiş ve her sene yeni albüm çıkarıyormuş. Hal böyle olunca bilme ihtimalimin olduğu tek albümü olan Nour El Ain albümünü seçtim ve herkesten gizlediğim bir zevkim olarak bu günüme getirdim.

Tabi ki hiçbirinden pişman değilim.

Son olarak bu yazı bir pazartesi gecesi Amr Diab dinlerken, “yazılmış bir yazım olsun” mantığıyla kaleme alınmıştır. Üzerinde anılarım harici pek de bir hak talebim yoktur. Rabbim, buraya kadar okuyanın gönlünden en çok geçirdiği şeyi hayırlısıyla okuyana nasip etsin.

Amin.

Basit GoyGoy Günlükleri: 25. Gün / Mamba Pilsener

Yarın işe gidecek olmasam, adımı unutacak kadar içki içerdim. Eğlenmeyi çok özledim çünkü gece eğlencesini çok seviyorum. Ha eğlenceye doymuyorum diyemem, artık yirmi yaşında değilim elbet yetiyor dans da eğlenmek de.

Tüm bunlara rağmen alkolle aram hala maşallahlık derecesinde. Çok şükür herkesten gizli (!) tertemiz içiyorum. Bunu da ayrı seviyorum çünkü. Güzelinden bir buğday birasına doğru yancılarla hiç hayır diuesim gelmiyor. Tatlı tatlı yudumluyorum, sonra yatak yolu taştan, buğday birası çıkardı beni baştan.

Bugün yazıya başlarken akşamcılık tabanlı alkol güzellemesi yapmak istedim. Ancak yazıya başladıktan sonra pek de tadım olmadığını hatırladım. Bunun ardından “olsundu, benim olmasa da alkolün tadı vardı” dedim ve yazıya devam ettim. Yine de bana sorsanız çok partili döneme geçmeyi çoktandır hakediyorum.