Son zamanlarda ekranım hep böyle.

Neden bilmiyorum; Körfez Savaşı hikayeleri okur oldum, çöldeki yanan petrol kuyularını taşıyorum ekranıma.

Orası da sıkıcı, orada da duman var.

Orta Doğu böyle olmasaydı bambaşka biri olurdum belki.

Ama bu fotoğraflar bile hep oradan değil,demek ki benim gibi başkaları da var.

Kafamı bir kaldırdım, karşımdaki yok.”İnsan buna ne tepki verir ?” diye düşündüm önce, sonradan “İnsan olsan kendine bunu yapmazdın.” dedim kendime.

10 Nisan 2014

La Tortura – Shakira & Alejandro Sanz

 Merhaba;

 Savaş boyalarımı sürdüm, intikam için hazırım.Geçen yazımın intikamını almaya, eğer okuyanım varsa onun da gönlünü almaya geldim.Bakalım ne derece başarı sağlayacağım…

 İlk olarak, bu şarkıyı açmadan önce son günlerimin kahramanı Yalın – Yeniden dinliyordum… O son sahne hala sıcaklığını koruyor ruhumda, unutamadım, çok tatlı.Gerçekten öpüşülmesi gereken bir mesele varmış aralarında, orada onu halletmişler.Çok net anladım yani bunu.Son zamanlarda anlatmaya çalıştığım hanım arkadaşın profil kalıbını gördüm onda.

 Ve bu şarkıyı seçme nedenime gelelim… Esasen bütün hikayenin teması bu şarkı.Shakira’nın “Ay amor” demesinden bahsetmiyorum, hayır.Esas olay bunun bir ayrılık şarkısı veya trip şarkısı olması.Şarkının başındaki sözler “Trip atıyorum ama ne çektiğimi ben bilirim” değerinde, içerisindeki serzeniş de kesinlikle barışmak için söylenenlerin aynısı.

Peki ben buraya nereden geldim;

 Bilirsiniz belki uzun süredir aşkla alakalı şeyler, hayal ettiğim ilişki ve o kişi hakkında yazılar yazıyorum.Hiç pişman değilim açıkçası bundan.O kadar aşk kokuyor ki hava benim için, bunları yazmazsam çatlarım diye düşünüyorum.Bazen de ben bu kadar fazla üstüne düştüğüm için bu hava geçmiyor diye diretiyorum.

 Her neyse işte yazı konusu arıyordum intikam için; geçenlerde kendime “Madem bu kadar iddalısın, bakalım onunla aran bozulunca ne yapacaksın ?” dedim.Deli işi gibi görünebilir oradan ama ben çok derin odaklanırım böyle durumlarda ve hayal gücümü de çok severim… Ve başladım yürümeye, böyle deli gibi hızlı hızlı yürüyorum.Yürürken de kafamda kuruyorum; uzun saçlı, biraz ukala işte ağzı şöyle yüzü böyle bildiğin yazılımını yapıyorum sevgilimin.O ara bi’ yerde masaya oturdum ve kahve söyledim.Klasik yine hiç şekersiz Türk Kahvesi yanında bir dilim limon atılmış sade soda… Bir yudum aldım kahveden ve fark ettim ki yazılım tamamlandı kafamda.Hayali sevgilim masanın diğer ucunda bana küsmeye hazır, nedeni de belli “Kıskançlık”.Yine kahveden içerken o cümleyi duydum sevgilimin o kalın Adriana Lima tarzı sesinden, “Basit, onu hiç sevmiyorum ve istemiyorum.” dedi.Tam cevap hazırlığındayım kafasını çevirdi bana, konuşmayı kesti.İnsan en büyük zulmü kendine yaparmış bunu öğrendim orada ben… Ne yapsam suratıma bakmıyor dinlemiyor beni, inatçı manyak ! Konuşmaya çalışıyorum takmıyor, ellerine uzanıyorum kaçırıyor, ne denersem deniyim suratıma bakmıyor.O ara fark ettim ki sodayı içmişim kahve soğumaya yüz tutmuş böyle, bildiğin zamanımı geçirmişim o şekil.Neyse baktım olmuyor sonuçta kendimi kandıramıyorum, uğraşmam lazım bunun için.Aldım elime peçeteyi bi’ kalem istedim garsondan.Sonucu da hiç düşünmedimki o zamana kadar, barışsa yani kendimi kandırsam ne olacak bilmiyorum… İşte aldım ben kalemi elime bir şey bekliyorum böyle gelecek yazıcam.Hayatımda ilk defa çok basit bir şey bile olsa, serbest bir şiir yazmaya çalıştım.Gerçekten şiir yazabilene saygım sonsuz bu vakitten sonra.İki kelimeyi yan yana getirmek ne kadar zormuş… Bol bol üzeri karalanmış kelimelerin arasından şiirim çıktı böyle hafiften;

Sevdiğim kadının ellerini tutamıyorum şu an…
Dudaklarının sıcaklığını bu mesafeden hissettiğim kadın, sevgilim;
Gözlerime bakmıyorsun ve gökyüzüm kararıyor.
Ne olur bununla sınama beni, gücüm yetmiyor.

 Kafamı bir kaldırdım, karşımdaki yok.“İnsan buna ne tepki verir ?” diye düşündüm önce, sonradan “İnsan olsan kendine bunu yapmazdın.” dedim kendime.Şiiri bu yazı için telefona geçirdim, baktım hikaye intikam alabilecek kadar güçlü.Kalktım eve geldim.

 Bunları yaptırabilen hep yalnızlık diye suç attım yalnızlığıma.Ama içten içe yalnızlığıma teşekkür eder oldum, mükemmel zaman geçirdim kendi kendime.Ha bakın hala sorunlu hissediyorum kendimi ama maksimum iki saat oturduğum masada kim bilir neler öğrendim, hiç olmadı şiir yazdım…

 Şimdi tek eksiğim bana bunları yaşatacak olan 🙂 Severim bu şekildeki duygusal şeyleri.İlişkilerin bu şekilde sırları olmalı, o zaman renklenir her şey.

 Aslında Yalın’ın dediği gibi “Yıllardır bekliyor kalbine değmeyi bu cümleler.

 İntikam için bu kadar uğraşmaya değdi mi bilmiyorum.Yazım güzel oldu mu onu da bilmiyorum.Ama dediğim gibi, kendi kendime mükemmel eğlendim.Blog yazdığım ilk güne, beni buna iten ilk nedene çok teşekkür ederim.

 Kemal 🙂

Bana her şeyi unutturacak “o” biri çabuk gelse de, sadece yatağa yattığım ilk an aklıma gelse “şu”.

4 Nisan 2014

Chris Cornell – You Know My Name

Merhaba;

 Bu aralar her mesaja cevap vermeden “Tamam, anladım ben seni.” diyerek telefonu kapatma suretiyle elveda diyorum.Çünkü insanların yaşadıkları o şeyleri neden dert ettiklerini anlamıyorum.İnsanları kırmayı da sevmediğimden onlara işim varmış havası veriyorum.Ha doğru mu, üst düzey yanlış tabi ki.Ve neden bu kadar hızlı girdim yazıya, bilmiyorum.Sakin sakin başlamak varken böyle yırtık dondan fırlar gibi, olmadı.

 Neyse artık, çalan şarkı gördüğünüz üzre Chris Cornell’den.Bir Bond Filmi Soundtrack’i olması şarkıya hiç yoktan %20 puanlık bir artış vermiş.Sanırsam ki yanılmam diye tahmin ediyorum bu konuda Casino Royale’indi ve gerçek anlamda filme yakışmıştı.Çünkü film diğer Bond Filmlerinin yanında daha donanımlı bir filmdi.Daniel’ın ilk filmi olması sebebiyle hikayede bir mükemmellik çabasına girilmişti.Ancak filmde altta kalan bir şey vardı, Eva Green.Esasen Bond Kızlarına laf sallamam ama hikayede bu kadar çok söz sahibi olması hoş bir hareket değildi, ya da şöyle söyliyim “Bond ağlamaz” bu kadar basit.Allahtan serinin geriye kalan filmlerinde Bond’un façasını düzelttiler.Onun yüzünden çok şey kaybediyordu neredeyse.

– Bu işin sonu yeni bir Bond kitabı yazmaya varır.Ben şarkıyı Rosey – Love‘a çevirdim –

 Bu şarkı da nereden karşıma çıktıysa şimdi… Benim duygularımdan uzak bir yazım olamaz anladım ben bunu.Parmaklarımın ucunu kesmek istiyorum böyle hissedince işte.Onlar yüzünden unutamıyorum dudaklarını, çenesinden boynuna olan o yolu ve bel oyuntusunu.Hiç hissettiniz mi bilmiyorum, OF! cümleye çok istekli başlamıştım, nasıl anlatabilirim bilmiyorum.Kalbin hızlanır ama beynin artık huzuru hissedip uyuşmuştur ya.Kalbine göre çok hızlı nefes alıp vermen gerekirken, nefesinin yavaşladığı o an.Kokusuyla alakalı sanırsın ilk bütün o yaşadıklarının ama aslında dokunuşunda olduğunu fark edersin bütün sorumluluğun.Öyle bir şey işte… Şu iki cümleyi yazabilmek için tam on dakika direndim.İnsanın bütün enerjisini alıyor böyle hisler, kulaklarımda hala bu şarkı çalıyor.Bana her şeyi unutturacak “o” biri çabuk gelse de, sadece yatağa yattığım ilk an aklıma gelse “şu”.

 Aşk bu sefer geldiğinde uzun kal bende yine.Gerçekten sana sözüm.Hikayelerimi unutmak istiyorum, her şarkıda tekrar sarhoş olmaktan bıktım.Her aklıma geldiğinde mutluluğumu kaybedip, bunu anlayanlardan laf işitmekten de bıktım.Mümkünse gel uzun bir süre alıkoy beni.Bu hislerin başka bir sonu kalmadı çünkü.

 İşte yanlış şarkı seçimi adama böyle berbat yazı yazdırır.Bir ara Adana seyahatimi uzun uzun yazmayı planlıyorum.Ama onun öncesinde bu aptal yazımı telafi etmek için bir yazı daha yazabilirim, berbat hissediyorum.

 Gitmeden, bu şarkıda Rosey nasıl “before” diyor ona dikkat edin.Ve sonrasında sevgilinizin ismini bile o kadar içten söylemediğinizi hatırlayıp kahrolun.

 İyi geceler

Kemal 🙂

Bu yolun sonu orman,

Benim evim ve hatta odamın camı o ormana bakıyor.

Akşam üstü o yokuştan aşağı eve yürümek gibi bir his daha yaşamadım ben; güneşin batışı, havanın kokusu ve o ormanın görüntüsü…

Fark edildi mi bilmiyorum, çok evcimen bir insanımdır aslında.