Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.XVII Durdurun Dünyayı

Ölünmüyor.

Çok üzülüyorum.

Sevmeye bazen doyamıyorum, ama arada.

Son olarak, bu şarap kesinlikle bozuk !

Şu son kadehim olsun, bu yazıyı bitirirsem uyurum.Eğer kadeh biter ve yazı bitmezse yine uyurum, hiç gözünün yaşına bakamam valla yazının.İt gibi çalışıyorum.Bildiğin it, uyuz olanlarından.Ya da merkep olsun… Merkepler gibi çalışıyorum ve hakkını bi’ ölçüde alıyorum.Yani merkep tarzı çalışmama rağmen keyfim yerinde.Bence hayattaki en gerekli şey bu.”Ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey” cinsi bir insan olsaydım, şu anda dünyanın en rahat insanıydım hatta.Benden rahatı “rest in peace” o derece yani…

Mutlu muyum, tartışılır.Lakin rahatım hayatımın şu son döneminde.Bir şekilde kendime iyi kötü boşluk yaratabiliyorum ve hayat gayesi içinde deli divane sarhoş olabiliyorum.Bu benim hayattan beklentime oranla, “hiç yoktan iyi” olarak değer kazanabilir.En azından sarhoş oluyoruz, şükür.

Durdurun dünyayı çok deli dönüyor.Dönerken de midem alt üst oluyor.Sarhoşken bu dönen hali hiç sevmiyorum ama beni rahatlatan yazıları yazmama yardımcı olduğu için sonsuz kredisi var.Nefesim rahatlıyor ve derinleşiyor, zihnim pür-ü pak bir hal alıyor ve kapılarımı açıyorum.Elimde olsa direk ruhumu teslim ederim, o seviyede bir teslimiyet.Bu yüzden belki de cehennem bana kapılarını açtı ve içinden zebaniler de şuursuzca değnekçiliğe hazırlanıyor.Ne önemi var ? O zebaniye inat bu denli teslim yaşamışken kimin küfrü yeter bana suç atmaya ?

Hayırlı sorgular.

Der ki;

Galaksinin batı sarmal kolunun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır.

Çok kimselere pek anlam ifade etmese de bu.Kırk ikinin ışığında panik yapmayan insanların olduğunu bilmek bana güven ve hayata karşı yaşama azmini veriyor.

Saçma bir ayrık teşkilat hali, bir o kadar da sürreal hayallerin sahipleri.Fakat hep de yalnız kalan insanlar.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Onlar

Kötü şarapların ağzımda bıraktığı buruk tat; “acaba bozuk mu lan bu” hissi, içtikçe kaybolan sorgulama ihtiyacı ve bilinçsizliğin getirdiği güven.Ben hiçbir yönden çok güçlü bir insan değildim.Hep çok düşünürdüm, çok sorgulardım, pek de fazla konuşmazdım.Sonra bir şeyler oldu ve meğerse kafam beni çok güçlü yapabilecek kadar fazla çalışıyormuş, bunu öğrendim.İnanır mısınız, hiçbir işime yaramadı.Ne beni güçlü yaptı, ne de bana bir şey kattı.Sürekli kendim oldum.İster istemez kendim oldum.

Çok büyük bir insan değilim; ne yaş olarak, ne de nicelik olarak.Ama nitelik açısından sahip olduğum büyüklüğü de çok fazla kişi alt edemez açıkçası.Sorgulayarak ve anlamaya çalışarak elde ettiğim bu birikimi dünyevi bir kazanca dönüştürene kadar, herkesin gözünde en fazla bu kadar büyük olabilirim.Şikayetim veya derinlerde beni değiştirmeye çalışan bir hırsım yok.İnsanlar ne düşünürse düşünsün; yalnızlıkla kardeşim, kendimle de barışığım.İnsanların hakkımdaki fikirleri bana bir yol katmaz.Beni nitelikli kılan sadece sorgulama ve karar verme yeteneğidir.Bir insanı diğerlerinden ayıran en önemli özellik, dünya içinde kendine yarattığı kozanın yeri ve bu yerin doğruluğudur.Çünkü kelebek olana kadar dış dünyaya baktığı pencere ve bakarken yaşadığı duygu haritası seni sen yapan ilk şeydir.Sıkılmadan, korkmadan aynı zamanda umutsuzluğa göğüs gererek büyüyebilmek.Ve soru sorabilmek, aldığın cevapları doğru değerlendirebilmek, kendini kelebekliğe hazırlamaktır hayatın ilk eğitimi.

Lakin bu çevrede pek de böyle olmuyor.

Dünya senden bazı şeyler istiyor.Asla soru sorma, inancını kaybetme ve bir şeyleri öğrenme.Her insan bir özne iken,bu düşüncelere asla inanma ve kafanı boşalt.Çünkü dünyada bir taraf olmazsan bertaraf olursun.Artı sorgularsan, yandaş olduğun tarafın seni ya tesviye eder ya da kaçınılmaz olarak tecrit edilirsin.Politika ve bu coğrafya böyledir.Düşünürsen, üzerine bir de sorgularsan onlardan olursun.Onlar ise hiç kimsedir.Onlar yoklardır, onlar kabul görmezler.Çünkü bu dünyada soru soranı sevmezler.Onlara yaraşacak sıfat çoktur.Edepsizlikle, gevşeklikle, inançsızlıkla veya kendini büyük görmeyle suçlanırsın.Gereği yoktur, ama gereğini merak etmek de sorgulamaya girdiği için bir cevap alamazsın.

İnsan her şeyini güce, gücünü de bencilliğine kullanır.Dünyayı parçalarsın, uyuşturursun, yönetirsin ve kazanırsın.Bu sadece tek bir siyasi algı değildir.İnsanları yönetmek egonu besler ve nedense her çeşit insan da yönetilme arzusu içindedir.Yüz otuz bin yıllık tarihinin kaçta kaçında yönetilme ihtiyacı içindeydi insan ? Ya da yönetilmeseydi ne olurdu onlara ?

Ama doğru ya, sorgulayanlar sadece onlardı

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Yanılmışların Kaderi

Bazen korkuyorum, ama genelde iyiyim.Artık çok da fazla korkmuyorum denebilir hatta.Düşünmüyorum, düşünmemek için kendimi fiziksel olarak yoruyorum, oyalanıyorum ve sorumluluk alıyorum.Bunlar bana gitmeyen şeyler esasen.Ama yine de bir şey fark ettim; ben düşünemediğim zaman korku duymuyorum.Gelecek gözümde büyümüyor bu şekilde.Fark edemeden her şey geçiyor ve günler bitiyor.Zamandan bağımsız yaşarken geçmeyen saniyelerin hepsini toptan olarak bitirebiliyorum bu dönemde.

Bu hal beni pek yaralamasa da ve yarınlara duyduğum umutlarda eksilme olmasa da, hevesimde büyükçe bir körelme oluyor.Ve sanırım bunun en kötü yanı da bu.Kendimle baş başa kalmaya inanılmaz bir özlem duyuyorum.Bana kendini hatırlatan bir benlik var içimde.Ve o beni buraya itiyor.Bütün boş vakitlerimde, sana ait bir şey arıyorum burada.Bir kelime, bir harf ya da hiç olmazsa bir iz beni meraklandırıyor.Bulduğum bu ipucuna ait hikaye uzasın gitsin istiyorum.Bir dedikoduyla yola çıkılan ve sonunda dünyanın en vurdumduymaz korsanına ait olan hazineyi bulacakmışım gibi hissediyorum.Heveslerim doruk yapıyor “acaba ne dedi ki şimdi” sorguları içinde bütün bedenimi yiyorum.

İnsanlar saygı duyduklarını korumak için kendinden kaçabiliyormuş.Artık işin sevgi kısmını geçtim, benim konum o değil.Ben bu boşluğa duyduğum saygı yüzünden kaçmıyorum ve bu yersiz nöbeti tutuyorum.Hem de bütün yanlışlarıma rağmen bunu yapıyorum.Bazen ağırıma gidiyor, evet.Kanıma da dokunuyor, hem de o biçim.Ama olan oluyor ve ben olması gereken yerine, yine zihnime yer edeni yapıyorum.

Cahit’e kaçan Sibel mi samimi, Sibel’e kapılan Cahit mi ? Biz gibi hikayelerin başrollerine karşı, kaderin en büyük cezası sanırım “zaman”.Hiçbir zaman bu hikayenin yaşanması için doğru bir zaman olmayacak.Ama her yaşandığında zamansız yaşanan doğru bir hikaye olacak bu.Her tekrarı başta mutlu edecek.Ve her tekrarı bittiği gün pişmanlıklar getirecek.

Yanılmışların kaderi bu.

Yarınlara Umut Bağlayanlar Serisi: Serfoş vol.XVI Gri Gökyüzü

Gölgelerden ben de haz etmem.Işığa göre şekil alan dönem adamlarından olamadığım için, benim gölgem hep şekilsiz oldu.Ellerimin varamadığı uzakları görebilmek de bana ağır geliyor aynı zamanda.Ama kaçamıyorum, olanı yok sayamıyorum.Konu ne istediğimle veya ne yaşadığımla ilgili değil aslında.Sadece bu garip şeyi sonlandırmak istemiyorum.İnsan ilhamını göstere göstere kesemiyor genelde.Hep yaşasın, varlığıyla güç bulsun istiyor.

Eski şarkıların gölgesindeki huzurumuzu, oradaki üretme isteğini başka bir yerde bulsam; oraya yönelirdim ama olmuyor.Belki de aşk; bütün bunların üzerinde, nevi şahsına münhasır halde bizim onu yazmamızı bekliyordur.Ege kıyısında bir barda veya evde ekran başında, bir şekilde hedefine ulaşmayı amaçlıyordur.Bilmiyorum, bilmiyoruz.

Şimdi ben bunları dedim, ama sorun bakalım niye dedim…

Şöyle ki ben ilk paragrafı cevap niteliğinde, ikincisini işte yazmak istediklerimi hedef alarak yazdım. Ve bu iki paragrafı nasıl birleştirebilirim bilmiyorum.

Ait hissettiğim şarkılarla ve onların hissettirdiği şeylerle yazıyorum yıllardır.Açıkçası millet ne düşünürse düşünsün, o kadar kolay değil bu.Hissettiklerin ve bunu anlatma biçimini anlaşılır kılmak her yiğidin harcı değil.Ben de elimden geldiğince orta yolu bulmaya çalışıyorum.Olur ya da olmaz, en azından deniyorum.Her cümleyi tek tek düşünüp, en doğrusunu seçmeye çalışıyorum.

Ve ne kadar başaramasam da unutulmasın ki; ben olmam gereken kişi yerine, olmak istediğim kişi olmayı seçtim.