Ayvadan nefret ederim. Ancak ayva tatlısına karşı bir o kadar zafiyetim var, kendilerine ölüyorum şahsen. Duble kaymaklı ve bol şekerli bir ayva tatlısının yanında doğru harmanlanmış çay ile kendi yenilmezliğimi ilan edebilirim. O engellenemez kızıl renk ile birleşen manda kaymağına ben dahil kim hayır diyebilir ki. Çay ile birlikte ağıza gelen sıcak ve soğuk karışımının ardından midemde hissettiğim doğru tokluk hissi ile kendimi fenafillahın doruklarına ait hissediyorum.
Aşk da böyle benim için.
Özünde ayva tatlısından veya Mihriban türküsünden çok da farklı değil. Nefretim olacakların sebebine nefes aldığım, inanması güç anlarıma ait hislerimin topluluğu benim için aşk. Yapmam dediğim her şeye bir şekilde olur dediğim, mutlu oldukça aciziyet hissettiğim bir duygu. Binler yıldır anlatma derdiyle şekilden şekle girdiğim, kendimi paraladığım yegâne sınavım sanırım.
Küçük gün ışığımın huysuzca gözümün en içine baktığı, seviyorum derken yaraladığı anlatılmaz bir grogi pozisyonu. Sadece bana karaymış gibi hissettiğim günlerde yüzümü güldüren, “ahanda vurdum turnayı” diye zıpladığım günlerde sebepsiz düşüren bir lanet belki de.
Her daim betimleyesim var bu durumu böyle.
Öyle ki; her iki dublenin sonunda altında imzam bulunan ak suratlı al yanaklı aşkımın son muhattabına giden mektupları kaleme alasım geliyor. Her gece nefsimin nefesimin önüne geçmesini istiyorum, çünkü aksine doyamıyorum.
Oluyor öyle.