Ataköy, Lana Del Rey, Teal Gökyüzü

31 Mayıs 2014

Lorde – Tennis Court

Merhaba;

 Asla o “Lana Del Rey blogu” olamadım, esasen olmak da istemiyorum.Baştan bu konuda anlaşalım istiyorum çünkü hiç hoşuma gitmiyor o tarzdaki insanlar.Ama kadını ve şarkılarını inanılmaz seviyorum o ayrı konu.

 Her neyse;

 Beni buraya iten nedeni kullandım başlıkta.Bugün akşam saat sekiz gibi yürüyüşe çıktım yine Ataköy‘de.Güneş batarken yürüyordum işte.Teal gökyüzü tamlaması oradan çıktı, tam da o rengi andırdı gözlerimde.Yazıdan sonra atabilirim fotoğrafını karar veririz hangi renk diye.

 Orayı bu kadar çok sevmemin nedenlerinden biri de bu renk işte, gözlerimi gökyüzünden ayırmadan bir saat boyunca yürüyebiliyorum.Ve yürürken sürekli yalnız oluyorum.Düşünmek için çok yardımcı oluyor mavinin o tonları.Tamamiyle kırmızıya adadığım bir ömrüm varken maviye bu kadar muhtaç olmak kendi içimde gülünç bir duruma düşürüyor beni.Çünkü fener çakılmış tavşanlar gibi kal geliyor bana oradayken, ellerim otomatik olarak kulaklıklarıma gidiyor ve sanırım Lana benim için Ataköy‘le bir oldu müziğimde, başka bir şeyi dinlemeyi yakıştıramıyorum.

 Ve bütün bu düşünme sırasında hiç bozmadan aynı yolumda yürümeye devam ediyorum, tekrar tekrar aynı sokaklar.Bu bana hayatımdaki eski yeni farklılıklarını gösteriyor.Çünkü beş yıldır bu şekilde oraya gidiyorum ve kafama takılanları düşünüyorum.Sürekli bir değişim oluyor.Ve o kadar çok şey değişiyor ki bu zaman aralıklarında, gerçekten şaşırtıyor… Böyle zamanlarda orada sora sora kendime motto edindiğim bir söz var, ne zaman söylesem bayat bir espriymiş gibi tebessüm ederim; “Eskilerden kim kaldı?” korkunç bir söz bu, karakterine işliyor insanın.Her kafam takılıp oraya gittiğimde soruyorum ya bu sözü kendime, cevap hep aynı; kimse.Eskilerden hayatımda kimse yok, hatta eskiler diye bir tarif yok bende artık.Bir iki hayatımda ağırlığı olan taş dışında eski diye tabir edebileceğim bir şey yok.Sanırım çok da kötü bir şey değil.

 Born To Die dinlerken mavinin her tonunu gördüğün gök yüzü altında, olmak istediğin yerdeysen eğer hayatta her şey mükemmelmiş gibi hissedebiliyorsun.Ve öyleymiş gibi yapabiliyorsun… En başından beri söylemeye çalıştığım o; bu histen ilk yazılarımda bile bahsedip, herkesin kendisi için böyle bir yeri olmalı demiştim.Onun nedeni buydu işte, bu hissi yaşamak, gözlerinle göremediğin şeyleri görmek.Bu konuda sanırım tek eksiğim elimden tutacak olan o Adriana sesli hanım arkadaş.Çünkü orada onu hiç yaşayamadım, benimle aynı frekansda el ele orada yürüyebilmek çok uzak ve ütopik bir hayal gibi geliyor.Neyse sanırım bu yazıda o konuya girmek istemiyorum.Çünkü sapıyor her şey.

 Geçen hafta Kapadokya‘daydım, güzel gezdim.Detay verir miyim bilmiyorum, daha Adana‘yı bile yazmadım ki o başlı başına bir hikaye.Her neyse işte.

 Lorde‘yi çok sevmemin nedeni bir gece saat dört civarı Trance‘de bunun klibi çıkmıştı.Ben böyle yarı baygın uykulu halimle aşık olmuştum Royals klibine, sonra ruhuma işlemiş.Böyle de güzel hikayesi var işte.Bana huzur veren sesi var onun da, teal gökyüzü altında olmak istediğim yerde yüzümü güldürüyor.

 Özgürlük ve yalnızlık aynı anne babanın çocukları, ikisini ayırmak mümkün değil.Ben ikisiyle mutlu olmaya çalışıyorum.Az olan etrafımdakileri seviyorum artık.Çünkü çok rahat bir insanım ve gerginlikten hiç hoşlanmıyorum.Bu sebeple yalnızlıktan korkmuyorum.Yalnızlıktan korkmayan bir insanın rahatlıkla taş kalpli olabileceğini öğrendim.O kadar sert olmak hoşuma gitmez sanırım.O yüzden ilginç bir denge kurmalıyım, bana huzur veren rahat arkadaşlara canım feda; onlar hep etrafımda olsunlar.

 Teşekkür ediyorum

 Kemal 🙂

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.